<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>SOMBAHAR KÜLTÜR SANAT PLATFORMU</title>
	<atom:link href="http://www.sombahar.com/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.sombahar.com</link>
	<description>Şiir-Düz yazı-Öykü-İnceleme-Araştırma</description>
	<lastBuildDate>Thu, 28 Jan 2010 09:56:05 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.1</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>KISA HİKAYE YAZARI OLARAK ÖMER SEYFETTİN</title>
		<link>http://www.sombahar.com/kisa-hikaye-yazari-olarak-omer-seyfettin.htm</link>
		<comments>http://www.sombahar.com/kisa-hikaye-yazari-olarak-omer-seyfettin.htm#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 28 Jan 2010 09:55:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[İnceleme]]></category>
		<category><![CDATA[Kısa Hikayae yazarı olarak Ömer Seyfettin]]></category>
		<category><![CDATA[Kısa öykücülük üzerine]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Seyfettin]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Seyfettin hakkında]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Seyfettin Hikayeleri araştırması]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Seyfettin incelenmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Seyfettin kısa öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Seyfettin öykücülüğü üzerine]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sombahar.com/?p=253</guid>
		<description><![CDATA[ KÜÇÜK HÎKAYE YAZARI OLARAK  ÖMER SEYFETTİN
DOÇ. DR. OLCAY ÖNERTOY
Edebiyatımızda küçük hikâye yazan olarak önemli bir yer alan Ömer Seyfettin&#8217;in incelenmesine geçmeden önce, ona gelinceye kadar, edebiyatımızda küçük hikâyenin durumunu kısaca gözden geçirelim.
Bizde küçük hikâye, bilindiği gibi, Tanzimat devrinde, diğer batılı edebî türlerle beraber görülmeye başlar. Bu devirde ilk batılı hikâye yazan olarak Ahmet Mithat&#8217;ı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h3>KÜÇÜK HÎKAYE YAZARI OLARAK  ÖMER SEYFETTİN</h3>
<h5>DOÇ. DR. OLCAY ÖNERTOY</h5>
<p>Edebiyatımızda küçük hikâye yazan olarak önemli bir yer alan Ömer Seyfettin&#8217;in incelenmesine geçmeden önce, ona gelinceye kadar, edebiyatımızda küçük hikâyenin durumunu kısaca gözden geçirelim.<br />
Bizde küçük hikâye, bilindiği gibi, Tanzimat devrinde, diğer batılı edebî türlerle beraber görülmeye başlar. Bu devirde ilk batılı hikâye yazan olarak Ahmet Mithat&#8217;ı tanıyoruz. Ancak Ahmet Mithat, küçük hikâyeden çok, bazıları hacim bakımından romana yaklaşan büyük hikâyeler yazmıştır. Henüz vaka yaratmakta da tecrübesiz olan yazar, çoğunlukla, Fransız hikâye ve fıkralannı ya da işittiği birtakım gerçek olaylan istediği gibi değiştirip hikâyelerine vaka yapmıştır.<br />
<span id="more-253"></span><br />
Esaslarını batılı hikâyelerden almakla beraber, bu hikâyeler, hiçbir zaman tam bir batılı hikâye tekniğine sahip olamamıştır. Ayrıca yazar, hitap ettiği geniş okuyucu kütlesinin, halk ve meddah hikâyelerine olan alışkanlığını<br />
da göz önünde tutarak bu hikâyelerin anlatılış tekniğinden geniş ölçüde faydalanmıştır. Gerçek batılı tekniğe sahip ilk küçük hikâyeler, 1885 ten sonra verilmeye başlanmıştır. Uzun süre bu tip hikâyelerin<br />
Sami Paşazade Sezai Bey tarafından yazıldığı söylenmişse de, basılış tarihlerinin daha eski oluşu, Halit Ziya&#8217;nın hikâyelerinin batılı tekniğe tamamıyle uygun ilk hikâyeler olduğu gerçeğini ortaya çıkarmıştır. Sayılan iki yüze yaklaşan hikâyelerinde yazar, daha çok şehir yaşayışının mahalle içlerine ve fakir çevrelerine yönelmiş, bu çevrelerdeki herhangi bir yönden dikkati çeken tanınmış tipler üzerinde durmuştur. Aşkın ikinci planda kaldığı bu hikâyelerde, daha çok, kişilerin çevreden gelme bazı ıstıraplannın tasvir ve tahliline çalışan yazar, batılı<br />
roman tekniğinde sağladığı başanyı hikâyelerinde de sağlayarak tamamen batılı tekniğe sahip hikâyelerin ilk örneklerini vermiştir.</p>
<p>Ancak dil ve üslûp yönünden Servet-i Fünûn&#8217;un ağır dilinden kendisini kurtaramamıştır. Servet-i Fünun devrinde, genel olarak, küçük hikâyenin bir gelişme gösterdiği görülür. Halit Ziya&#8217;dan sonra Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit ve bu devrin hikâye yazan olarak tanınan Ahmet Hikmet teknik bakımından oldukça mükemmel hikâyeler yazmışlardır. Bu devirde, genel olarak, hikâyelerin temaları kişisel ya da aile ve mahalle çevresini aşmayacak kadar sosyaldir. Yalnız Ahmet Hikmet, Türk tarih ve medeniyetinin değerini, Türk yaşayışının özelliklerini işlediği bazı hikâyelerinde bunlardan ayrılır. Fecr-i Âti topluluğunda ise Servet-i Fünun&#8217;u aşan bir hikâye yazarlığı görülmez.</p>
<p>Servet-i Fünun&#8217;dan sonra en olgun tekniğe sahip hikâyeler yazan ve küçük hikâyeyi bir yazarın başlı başına bağlanacağı bir edebî tür haline getiren, Ömer Seyfettin&#8217;dir. Ondan önce küçük hikâye, yazarlann<br />
yazı hayatına başlamaları ya da romana geçebilmeleri için bir basamak yerine kullanılmıştır. Yazı hayatına şiir yazarak giren Ömer Seyfettin, ilk denemelerini henüz bir ortaokul öğrencisi iken yapmaya<br />
başlamışsa da bu şiirler 1900 yılında yayınlanabilmiştir. Şiirden hikâyeye geçen yazar, hikâye yazmaya, Fransızca öğrenip, Fransız edebiyatını tanıdıktan sonra başlamıştır. Fransız edebiyatından ilk beğendiği yazar, Guy de Maupassant&#8217;dır. Ona göre Maupassan&#8217;ın hikâyeleri &#8220;insana gerçeği öğrettiği, insanı gerçeği görmeye ve düşünmeye alıştırdığı için&#8221; güzeldir, önce hikâyelerinden çeviriler yaptığı bu yazan, hikâyelerini yazarken örnek olarak almıştır. Maupassant&#8217;la beraber örnek aldığı bir ikinci yazar da gene Fransız realist yazarlanndan<br />
Emil Zola&#8217;dır. Ömer Seyfettin, hikâyecilikteki ilk ününü Genç Kalemler (1911) dergisinde yayınlamaya başladığı hikâyelerle sağlamıştır.</p>
<p>Bugün sayısı 135&#8242;i bulan hikâyelerini bu tarihten ölümüne kadar geçen dokuz yıl içinde yazmıştır. Bu devrenin en verimli yıllan ise, 1917-1920 yıllan arasında geçen üç yıldır. Bu üç yılda, 91 hikâye yayınlayan<br />
Ömer Seyfettin&#8217;in bir hikâye yazan olarak, edebiyatımızda aldığı önemli yerin temeli atılmış olur. Ömer Seyfettin&#8217;in hikâyelerinde ilk göze çarpan özellik, temalardaki genişliktir. Temaların genişlemesinde ve konu çeşitliliğinde onun, çevresindeki ya da kendi başından geçen en ufak olaylardan, bazen anlatılan bir fıkradan bile hikâye çıkarabilme yeteneğinin büyük rolü vardır. Ondaki bu özelliği, hatıra defterinden alınan aşağıdaki satırlar açık olarak gösteriyor:<br />
&#8220;Ben her şeyden, en ehemmiyetsiz bir fıkradan, bir cümleden bir hikâye, koskoca bir roman çıkarabilirim. Sanat, o hikâyeyi, o romanı çıkardığım ehemmiyetsiz şey değil, benim o şey etrafında canlandırdığım<br />
hayattır.<br />
Hikâyelerinin çoğunda görülen çocukluğundan başlayarak yaşayışının çeşitli evreleri ile ilgili izlenimler hikâye yazmada gerçekçiliği esas aldığının açık bir delilidir. &#8220;And, Falaka, Kaşağı, İlk Namaz, îlk Cinayet<br />
&#8221; gibi hikâyeleri çocukluk yıllarının izlenimlerini yansıtır. Örneğin; Falaka hikâyesindeki, &#8220;Mektep biraz daha ileride&#8230; alçak duvarh, oldukça geniş bir avlunun ortasında idi. Bir kattı; etrafında yükselen büyük kestane ağaçlarının birbirine karışmış koyu gölgeleri bütün çatısını kaplardı.&#8221; şeklinde yapılan okul tasviri kendi gittiği<br />
okuldur. Bunun gibi çevresini yansıtan pek çok örnek verilebilir.</p>
<p>Yazarın hastalandıktan sonra en çok şikâyet ettiği de, yazmak için konu bulamamak olmuştur. Son hikâyesi olan &#8220;Kurumuş Ağaçlar&#8221;, gene konu bulamamaktan şikâyet ettiği bir gece, evlerine sık sık gittiği<br />
Ali Canip&#8217;in annesinin anlattığı masaldan çıkarılmıştır. Konularının çoğunu sosyal yaşayıştan alan yazarın amacı millî şuuru kuvvetlendirmek ve Türkiye&#8217;nin medenî kalkınmasına hizmet etmektir. Edebiyatı bu yönden büyük bir yardımcı olarak kabul ettiğini, II. Meşrutiyet&#8217; in ilânından kısa bir süre önce Ali Canip&#8217;e gönderdiği mektubun<br />
aşağıdaki satırları açıklıyor.</p>
<p>&#8220;Ben, edebiyatta, yalnız sanata kaail olamam. Yalnız sanata kaail olsam, edebiyatı çok küçük görmüş olacağım. Halbuki o, benim nazarımda o kadar büyüktür ki&#8230; Cehaletin, nâsûtî (dünyalık) duyguların<br />
alçalttığı beşeriyet için onu bir haris (muhafız) addederim. Nazarımda edipler, insanlara, adiliklere karşı nefreti talim ettiren mürşitlerdir&#8230;&#8221; Bu düşünüşü ile, Yakup Kadri ve Hüseyin Rahmi&#8217;nin romanlarında<br />
yaptıklarını o hikâyelerinde yapmaya çalışmıştır. Kendisinden önce yazılmış hikâyelerde aile ve mahalle çevresini<br />
aşamayan sosyal temalar, Ömer Seyfettin&#8217;de toplumun ortak problemleri haline gelmiştir, özellikle, &#8220;Tuhaf Bir Zulüm, Kurbağa Duası, Fallaka, Yalnız Efe, Hatiften Bir Seda, Keramet&#8221; gibi hikâyelerinde cehalet<br />
ve taassubu, kahramanı Efruz Bey olan hikâyelerinde de aldıkları yabancı kültürle benliğini kaybetmiş, dejenere olmuş sahte aydınları ele almıştır. Bir kısım hikâyelerinde ise, imparatorluktaki Türk unsurunda millî şuuru uyandırma amacını güttüğü görülür. Bu tip hikâyeleri arasında &#8220;Beyaz Lâle, Bomba, Hürriyet Bayrakları, Bahar ve Kelebekler, Primo Türk Çocuğu, Kızıl Elma Neresi ve Çanakkale Savaşından sonra yazdığı Fon Sadrıştayn&#8217;ın Oğlu&#8221; en çok tanınmış olanlarıdır.</p>
<p>Yazılışlarında 1. Dünya Savaşı&#8217;nın yarattığı duyguların etkisi de düşünülebilen bazı hikâyelerinde ise, Türklerde kendine güven duygusunu kuvvetlendirme amacı güdülmüştür. Bu hikâyelerin konuları Osmanlı tarihinin kahramanlık olaylarından alınmıştır. &#8220;Vire, Başını Vermeyen Şehit, Penbe incili Kaftan, Forsa, Topuz&#8221; adlarını taşıyan hikâyeleri bu konuda ve herkes tarafından bilinen hikâyelerdir. Gizli Mabet adı altında topladığı hikâyelerinde ise Batı&#8217;nın, Doğu&#8217;yu ne kadar yüzeyde kalan bilgilerle tanıdığı tenkid edilmiştir. Bu hikâyeleri<br />
yanında aşk temasını işlediklerinin sayıca pek az olduğu görülüyor. Kısaca konularını belirttiğimiz hikâyeleri, yazarın ele aldığı ağırlık noktasının, &#8220;medenî seviyemizin. yükselmesine engel olan sosyal aksaklıkların<br />
tasvir ve tenkidi&#8221; olduğunu gösteriyor. Yazar, bu tenkitlerinde, Hüseyin Rahmi ve Refik Halit gibi, mizahı tercih etmiştir. Mizah, Ömer Seyfettin için, hiçbir zaman, bir özenti olmamıştır. Yakın arkadaşlarının belirttiklerine göre Ömer Seyfettin, yaradılış itibarile, yaşamaktan derin bir zevk duyan, bedbinlik nedir bilmeyen, kederden<br />
kaçma çarelerini arayan bir tiptir. Sade yazarken değil, konuşurken de nükte yapmaktan ve hicvetmekten hoşlanır. Bu yaradılışta olan bir kimsenin tenkitlerinde mizahı tercih etmesinden tabiî bir şey olamaz.<br />
Mizah unsuru hikâyelerine iki fayda sağlamıştır. Bunlardan birincisi, hikâyelerinin daha ilgi çekici ve sevimli bir hâle gelmesi; ikincisi de, alay etmenin tenkit bakımından taşıdığı kuvvetli etkisinden faydalanarak tenkitlerinin daha etkili bir duruma gelmiş olmasıdır. &#8220;Yüksek ökçeler, Koç, Külah, Nasıl Kurtarmış?, Çakmak&#8221; gibi hikâyeleri ise, sosyal tenkit amacı güdülmeden, doğrudan doğruya mizahla ilgili olarak yazılmıştır.</p>
<p>Bütün gücünü sosyal tenkide yönelttiği hikâyelerinde psikolojik bir derinlik bulunmamakla beraber, karakter yaratmada büyük bir yeteneğe sahip olduğu muhakkaktır. Hikâye kahramanlarının bazılannda kendi karakterini vermeye çalışmıştır. Özellikle &#8220;Penbe İncili Kaftan&#8221; hikâyesinin kahramanı olan Muhsin Çelebi&#8217;nin karakterini<br />
belirtmek için yazdığı aşağıdaki satırlar, kendi izzet-i nefsine düşkün, başkalannınkine de aynı derecede saygı gösteren kişiliğinin tasvirinden ibarettir.</p>
<p>&#8220;Namusuyle yaşar, kimseye eyvallah etmezdi. Yegâne mefkuresi Allah&#8217;tan başka kimseye secde etmemek, kula kul olmamaktı&#8230; insan, her mevcudun üstünde idi. Kuyruğunu sallaya sallaya efendisinin pabuçlarını<br />
yalayan köpeğe tebasbus pek yakışırdı. Ama insana&#8230;.&#8221; Ömer Seyfettin&#8217;in unutulmayan tiplerinden biri Efruz Bey, diğeri de ona karşı yarattığı Câbi Efendi&#8217;dir. Efruz Bey romanının ilk bölümü yayınlandığı sırada Vakit gazetesinde çıkan bir ilânda Efruz Bey&#8217;in memleketimize âit bazı tiplerin, bazı eğilim ve alışkanlıkların sanatçı<br />
bir mübalâğa ile çizilmiş bir karikatürü olduğu belirtilmiştir. Romanın her bölümünde ayrı bir yönü ile görünen Efruz Bey, Batı kültürünü sadece bir şekil ve bir kalıp olarak benimseyen, bu arada millî duygularını tamamen kaybeden, davranışı, anlayışı, kıyafet ve yaşama düzeni ile halktan kopan, onu etkilemek ve işlemek yerine, ona karşı cephe alan bir yarı aydın tipini canlandırır. Yazar böylece, yenileşme hareketinin sakat yönlerini göstermiştir. </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sombahar.com/kisa-hikaye-yazari-olarak-omer-seyfettin.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir Kadın Şair Gözüyle Aşk, Erotizm ve Savaş</title>
		<link>http://www.sombahar.com/bir-kadin-sair-gozuyle-ask-erotizm-ve-savas.htm</link>
		<comments>http://www.sombahar.com/bir-kadin-sair-gozuyle-ask-erotizm-ve-savas.htm#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 31 Oct 2009 16:25:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Deneme Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[En güzel aşk şiirleri]]></category>
		<category><![CDATA[İki Dünya Savaşı Arası Dönem]]></category>
		<category><![CDATA[Maria Pawlikowska Jasnorzewska]]></category>
		<category><![CDATA[Polonya edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[Unutulmaz Aşk şiirleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sombahar.com/?p=238</guid>
		<description><![CDATA[Polonya edebiyatında unutulmaz aşk şiirlerinin usta şairi olarak ün yapmış Maria Pawlikowska Jasnorzewka&#8217;nın sanatı Polonyalı eleştirmenlerce İki Savaş Arası Dönem ve Savaş Dönemi olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Şair ilk dönem yapıtlarında,doğa motifleriyle sarmalanmış biçimde 20.yüzyılın çağdaş ve özgür kadınını,onun aşkını, aşkta kadının da seksüel duygulara sahip olduğu gerçeğini son derece cesur bir tonla sunar okuyucuya. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Polonya edebiyatında unutulmaz aşk şiirlerinin usta şairi olarak ün yapmış Maria Pawlikowska Jasnorzewka&#8217;nın sanatı Polonyalı eleştirmenlerce İki Savaş Arası Dönem ve Savaş Dönemi olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Şair ilk dönem yapıtlarında,doğa motifleriyle sarmalanmış biçimde 20.yüzyılın çağdaş ve özgür kadınını,onun aşkını, aşkta kadının da seksüel duygulara sahip olduğu gerçeğini son derece cesur bir tonla sunar okuyucuya. Bu dönemde şairin kadın kimliği ön plandadır. Ancak, II.Dünya Savaşının başlamasıyla birlikte, insanoğlunun yaşadığı trajedi şairin sanatında belirgin bir değişime neden olur ve Pawlikowska, aynı zamanda yaşamının da son dönemi olan bu dönemde savaşı, yine doğa motifleriyle anlatır okuyucuya.<br />
<span id="more-238"></span>BİR KADIN ŞAİR GÖZÜYLE AŞK, EROTİZM VE SAVAŞ<br />
Maria Pawlikowska Jasnorzewska. I. Dünya Savaşının bitiş tarihinden önceki 123 yıl boyunca esir yaşamış bir halkın &#8211; Polonya halkının &#8211; şairi.</p>
<p>Polonya Edebiyatında her şeyden önce, en güzel aşk şiirlerinin unutulmaz şairi olarak bilinen Pawlikowska, I. Dünya Savaşının bitimiyle (1918) kazanılan özgürlüğün alabildiğince yaşandığı bir dönemde edebiyata girecek, bir kadın gözüyle ve bu dönem karakterine uygun olarak, olabildiğince özgürce kadını anlatacaktır.</p>
<p>Bir asrı aşkın bir süre boyunca savaşlar ve acılar yaşayan Polonya halkının şair ve yazarları, bu süre boyunca vatansever duygularla Polonya halkına güç vermişlerdir. Ancak, I. Dünya Savaşının bitimiyle Polonya özgürlüğüne kavuşmuş ve Polonyalı için güzel günler başlamıştır artık.</p>
<p>Polonya edebiyatında ‘İki Dünya Savaşı Arası Dönem’ olarak adlandırılan bu dönemde eser veren şair ve yazarlar, dönemin en ünlü iki edebiyat grubu olan “Skamander” (Skamander) ve “Awangarda Krakowska” (Krakov Avangardı) çevresinde toplanmışlardır. Skamanderler, belirli bir programa bağlı olmadan çıktıkları edebiyat sahnesinde günlük yaşamı sade bir dille anlatmaya koyulmuşken, Krakov Avangardları programlı olarak çıktıkları edebiyat sahnesinde, bilmeceye yakın bir forma sahip olan mecaz anlayışlarıyla bezeli , “kent – kitle – makine” konulu eserler vermişlerdir. Farklı çizgilerde faaliyet gösteren bu iki grubun buluştukları, bir başka deyişle, buluşturuldukları nokta Pawlikowska’ dır.</p>
<p>Pawlikowska, Skamanderlerin sade dilini, Avangardların ise mecaz anlayışını sanatçılığında birleştirerek, kendi özgün şiirini yaratmıştır. Ve bu şekilde, birbirinden güzel Pawlikowska klasikleri doğmuştur.</p>
<p>“Pawlikowska, Skamander grubunun sadelik ve doğallığını, Avangardların kuramı olan çağdaş mecaz anlayışını ustaca birleştirmiştir. Buradan da anlaşılmaktadır ki, İki Dünya Savaşı Arası Dönem edebiyatında Pawlikowska, bu dönemin pratik şiir faaliyetlerinden ve en iyi kuramsal prensiplerinden bir özet çıkararak, çelişkileri ideal bir biçimde birleştirmeyi başarmıştır. Şair gerçekten de altın bir merkezdir.” [1]</p>
<p>Gerçekten de, Pawlikowska’nın, özellikle minyatür şiirlerinde nükte önemli bir rol oynamakta, şair, okuyucunun dikkatini espriye çok yakın bir karaktere sahip olan bu nüktede yoğunlaştırmayı başarmaktadır. Bunun en güzel örneği aşağıdaki dörtlüğüdür:</p>
<p>AŞK</p>
<p>Bir ay oldu seni görmeyeli<br />
Ve hiç. Biraz solgunum sanki,<br />
Biraz uykusuz, daha çok suskunum belki<br />
Ama havasız da yaşanabileceği besbelli ! [2]</p>
<p>Polonya artık özgürdür, dolayısıyla savaşlar, acılar da yoktur artık. Bu yüzden o, kadını, onun aşkını, duygu dünyasını sunacaktır okuyucusuna. Zaten Polonyalı da nicedir açtır böylesi bir konuya. Yüzyılı aşkın bir zaman süren savaşlardan, esaretten, baskılardan yorulmuş, yılmıştır. Artık, varoluş konularından en güzeli olan aşkı tadacaktır Pawlikowska’nın şiirlerinde.</p>
<p>İşte, bu şartlar altında edebiyata girer Pawlikowska ve Polonyalının nicedir unuttuğu duygularının sözcüsü olur adeta. Polonya’da hala unutulmamış aşk şiirlerinin, hiç unutulmayan usta şairi olması da bundandır zaten.</p>
<p>Böylelikle, eserlerinde kadını ve onun aşkını anlatmaya başlar şair. Bu doğrultuda, eserlerindeki en temel konu ve motifin de aşk olması kaçınılmaz olur elbette.</p>
<p>Aşka aşıktır Pawlikowska. Onsuz olamadığı bir sevgilidir aşk, Pawlikowska için. Bu yüzden, bu dönem eserleri buram buram aşk kokar.</p>
<p>II. derlemesi “Rozowa Magia” (Pembe Büyü – 1924) da yer alan ve derlemeye de adını veren şu şiirinde, aşkın büyüsünü anlatır şair.</p>
<p>Altından bir pipoda<br />
Pembe gülü yakacağım.<br />
Siyah küçük bir kuş tüyü tütecek<br />
Ve bir insan kalbi.</p>
<p>Hiç kimseyi zehirlemeyeceğim,<br />
Öldürmeyeceğim hiç kimseyi.<br />
Kimsesiz bu kalp,</p>
<p>O sadece benim kalbim.</p>
<p>Boğmayacağım güvercini,<br />
Kansızdır benim aşk büyülerim.<br />
Bir büyücünün yemeği içine<br />
Kendi ruhumu atacağım.[3]</p>
<p>Cesurdur Pawlikowska. Öylesine cesurdur ki, Polonya Edebiyatında, aşkta kadının da seksüel heyecanlar yaşadığı gerçeğini eserlerinde haykıran ilk şair olma ayrıcalığına sahiptir.</p>
<p>“24 Kasım 1891’de Krakow’da ressam Wojciech Kossak’ın evinde Maria doğmuş ve nazımda kadın bedenini keşfetmiştir.” [4]</p>
<p>Bu doğrultuda, Pawlikowska için, ‘kadının Polonya şiirindeki cesur sesi ’ ifadesini kullanmak ve onun, Polonya şiirinde bir devrim gerçekleştirdiğini söylemek, pek de yanlış olmasa gerek.</p>
<p>Şairin ilk derlemesi “Niebieskie Migdaly” (Mavi Badem Ağaçları &#8211; 1922) da yer alan şu şiiri, bu görüşümüzü kanıtlar niteliktedir:</p>
<p>EROTİK</p>
<p>Fırlatılmış cennet vari yastıklar üzerinde<br />
Ölüyorum tatlı tatlı – acısız, ölüyorum çığlıksız – sessizce.<br />
Perdenin ardına gizlenmiş zaman, kımıldıyor bir kelebeğin kanadıyla<br />
ve bitkin alnım giderek düşüyor aşağıya.<br />
Kutba dokunuyorum nihayet ve eriyor kar saçlarımın arasında<br />
ve ulaşıyorum hışırdayan çimenlere rugan ayakkabımın topuğuyla.<br />
Uzanmış yatıyorum ateşle yanan ekvatorda, sıcak ülkelerde<br />
ve batikten alaca renkli ipek yastıklar üzerinde.<br />
Sana, senin en tatlı yerine uzatıyorum elimi<br />
ve ellerimde hissediyorum üzerimizde asılı duran yıldızları, hani o alçaktaki.<br />
Sarılıyorum mavi, bulutlu çadıra dolanmış sana<br />
ve bir gürültüyle düşüyor gökyüzü, kalaslar, tahtalar gibi adeta.<br />
Fırlatıp atıyor bizi ayla, güneşle, bulut kümeleriyle<br />
ve öylece dinleniyorum, gökyüzü ve kalbinle örtülü bir halde.[5]</p>
<p>Şairin tüm sanatçılığındaki diğer bir önemli motif, doğa motifidir. Öyle ki, bu motifin izlerine, “Niebieskie Migdaly” (Mavi Badem Ağaçları &#8211; 1922), “Cisza Lesna” (Sessiz Orman &#8211; 1928), “Balet Powojow” (Gündüzsefalarının Balesi &#8211; 1935), “Roza i Lasy Plonace” (Gül ve Yanan Ormanlar &#8211; 1940) gibi, bazı derleme başlıklarında bile rastlamak mümkün.</p>
<p>Pawlikowska’ nın bu dönemdeki doğa motifi, aşk motifine eşlik etmekte, şair, okuyucusuna genellikle ‘doğa ile sarmalanmış bir aşk ’ tablosu sunmaktadır. Aşağıdaki örnek dizeler, şairin sevgiliden gelecek mektuba duyduğu özlemini anlattığı “Listopad i Listonosz” (Kasım ve Postacı) şiirindendir:</p>
<p>Kara kasım, sarı biraz da<br />
Elinde tutuyor toprak ıslak aynayı.<br />
Ağlıyor özlem acısı evin camında<br />
Ne mektup var, ne de postacı ! [6]</p>
<p>Aşağıdaki dizeler ise, şairin “Kto chce, bym go kochala” (Kim isterse, onu sevmemi) adlı şiirinden alınmıştır.</p>
<p>Kim isterse, onu sevmemi, bir banka oturabilmeli<br />
Ve solucanları, en küçük otu merakla izleyebilmeli<br />
( &#8230; )<br />
Ama heyecanlanmalı, guguk kuşu öttüğünde örneğin<br />
Ya da ağaçkakan inatla gagaladığında gümüş örtüsünü şimşirin.[7]<br />
Kadın ve kadın güzelliğinin tasvirinde de doğa motifine rastlarız:</p>
<p>GÜL</p>
<p>Gülüşten ve bir konuktan yoksun bu bahçede<br />
Yanında duruyorum çiçek açmış gülün.<br />
İşte biziz güzelliğin tanıkları yegane,<br />
Ben onun, o ise benim güzelliğimin.[8]</p>
<p>Ölüm ise, doğanın bir parçası, yaşamın doğal bir sonucudur şair için. Olgunlukla ve doğal karşılanmalıdır. Aşağıdaki dizelerinde bu görüşünü yansıtır şair:</p>
<p>Ve esneyebilmeli de cenaze geçerken caddeden<br />
Dindar kalabalıklar yürürken ardında ve ağlaşırken.[9]</p>
<p>Ancak, yıllar geçmekte ve Pawlikowska da her canlı ve her insan gibi, biyolojik yaşlanmaya karşı koyamamaktadır.</p>
<p>1929’da yayımladığı “Paryz” (Paris) ve 1930’da yayımladığı “Profil Bialej Damy” (Beyaz Kadın Profili) adlı derlemelerinde, şairin aşk şiirine yaşlılık ve ölüm korkusu motifinin belirgin ölçüde sızdığı ve bu motifin, şairin 1939’a dek yayımladığı diğer derlemelerinde de, var olan aşk motifine eşlik ettiği gözlenir.</p>
<p>Anlaşılan odur ki, Pawlikowska yaşlanma karşısında duyduğu kadınca ürkekliğini ve paniğini eserlerine de yansıtmıştır.</p>
<p>Aşağıdaki şiirinde, bu motifin çok belirgin olduğu gözlenir:</p>
<p>KARA PORTRE</p>
<p>Abanozdan yapılmış Madonna, iki çizgi yüzünde !<br />
Bir zamanlar çok güzeldi yüzünün kutsal ovali.<br />
Bizim için, tüm güzellikler için yanağın geliyor kor hale,<br />
Nefretle kesilmiş yanağın hani &#8230;<br />
Ve hiçbir diri kalbi, altın, gümüş, platinden<br />
Ya da pahalı taşlardan olan<br />
Sakinleştirmiyor hayretler, yatıştırmıyor,<br />
Hani gözlerinde ışıldayan &#8230;[10]</p>
<p>Aşağıdaki örnekte ise, şairin yaşlılık nedeniyle, aşk şansını kaybetme korkusu belirgin durumdadır.</p>
<p>BEKLEYEN KADIN</p>
<p>Bekliyor, bakıyor saatine kendi yıllarının<br />
Atkısını kemiriyor sabırsızca.<br />
Kararıyor, soluyor dünya ardında pencerenin<br />
Belki de çok geç artık bir konuk karşılamaya.[11]</p>
<p>Örnek şiirlerinden de anlaşılacağı gibi, Pawlikowska’nın İki Dünya Savaşı Arası Dönem şiirine tam anlamıyla bir kadın dili hakimdir. Bu, aşkı, erotizmi, yaşlılığı algılayışında ve yorumlayışında kendini belirgin ölçüde hissettirmektedir.</p>
<p>“Kadın, Pawlikowska’nın dudaklarında olağandışı ve kışkırtıcı bir biçimde gururla çınlamaktadır. “Ben – kadın” ifadesi her zaman “Ben – insan” ifadesinin yarım adım önündedir.” [12]</p>
<p>Savaş döneminde ise, şairin sanatındaki durum tam tersidir artık. Bu dönemde Pawlikowska, kadın kimliği ile değil, insan kimliği ile ayakta durmaya çalışmaktadır. Çünkü, insan varoluşunu tehdit eden bu korkunç savaş karşısında insani değerleri savunarak, bu anlamsız savaşa bir açıklama getirmeye çalışmaktır tüm problemi. Bu doğrultuda da, Savaş Dönemi eserlerinde temel konu ve motif savaştır hiç kuşkusuz.</p>
<p>Yukarıda da sözünü ettiğimiz gibi, şair, edebiyata özgür bir dönemde girmiştir, ancak yaşamın hiç de hoş olmayan bir cilvesi sonucu, sanatçılığının en verimli döneminde II. Dünya Savaşı başlamış ve şair, kocası ile birlikte, “batı ülkelerinde yaşamayı, Polonyalılara ve dünyaya ‘öte yüzden’ seslenmeyi uygun gören” [13] diğer yazarlar gibi, İngiltere’ye göç etmiş, savaşın, aynı zamanda da yaşamının sonuna dek burada yaşamak zorunda kalmıştır.</p>
<p>Savaş, yalnızlık, aile ve vatan özlemi, nicedir belirtilerini görmezden geldiği hastalığı-rahim kanseri &#8211; ile çevrili dünyasında öylesine ürkmüş ve öylesine çaresiz kalmıştır ki, duygu dünyasında inkar edilemez bir çöküş gerçekleşmiştir. Bu çöküş, sanatına da yansımış ve şair, bu koşulların kaçınılmaz bir sonucu olarak, eserlerinde artık sadece savaşı anlatmaya, bu zalim savaşa bir açıklama getirmeye yönelmiştir.</p>
<p>Ancak, savaşı algılaması da farklıdır şairin. Onun için savaş, farklı ideolojilerin çatışması sonucu ortaya çıkan bir olgu değil, bir insanoğlu çılgınlığı, bir türün kendi kendisini yok etmesidir. Savaş doğanın bir parçasıdır Pawlikowska için. Bu doğrultuda, eserlerinde savaşa dair farklı betimlemelere rastlanır:</p>
<p>Savaş – delilerin çaresiz çılgınlığı<br />
Savaş &#8211; dünyanın hastalığı<br />
Savaş &#8211; ağır bir günah.[14]</p>
<p>Bir şiirinde ise, savaşı şöyle tanımlar şair:</p>
<p>Savaş sadece bir çiçek,<br />
Yaşam olan bitkinin korkunç çiçeği.<br />
Bir patlama,<br />
Vahşi ve cesurca yayılan<br />
Dikenli sarmaşıkların rengi.[15]</p>
<p>Görüldüğü gibi, şair, savaşı betimlerken doğa tasvirleri kullanmaktadır. Savaş öncesi dönemde, aşk motifi ile iç içe ve kadın güzelliğini betimlerken kullandığı bu motif, savaş döneminde savaş motifine eşlik etmektedir. Bu durum ise, şairin, savaşı algılayış tarzını özgün kılmaktadır.</p>
<p>Aşağıdaki şiirinde ise savaşın, tüm kötülüklerine rağmen, sürekli var olamayacağını, bir gün mutlaka sona ereceğini vurgular şair :</p>
<p>Savaş &#8211; ağır bir günah. Şeytanın yavrusu.<br />
Onunla uzlaşmıyor kimse, herkes küçümsüyor onu.<br />
Ama, bir güzellik var bu tehlikeli serüvende,<br />
Çarçabuk ulaşır göklere çünkü, geçici bir güzellik bu.[16]<br />
Aşağıdaki dizelerde, şairin savaş sırasında duygu dünyasında gerçekleşen kaçınılmaz çöküş gözler önündedir:<br />
Ne bir tel var aramızda,<br />
Onunla ulaşacağı uzak yere haberlerin!<br />
Ne bir örümcek ağı hatta<br />
Ne de bir nilüfer, tutunmak için<br />
Hani gökyüzünün gölünde kapkara,<br />
Hani boğulup gittiği sevincin.[17]</p>
<p>Yukarıdaki dizelerden de anlaşılacağı gibi, savaş öncesi dönemde, aşka ve bir sevgiliye duyulan özlem motifi, aile ve vatan özlemine, yaşlılık karşısında duyulan çaresizlik ve yaşlılık sonucu aşk şansını kaybetme korkusu doğrultusunda gelişen umutsuzluk motifi, savaş karşısındaki çaresizliğe ve umutsuzluğa dönüşmüştür.</p>
<p>Savaşın işaret verdiği tarlalar arasında,<br />
Bol mahsul veriyor kırmızı haşhaşlar kanla.<br />
Küçük yaban otları uğulduyor tümsek üzerinde,<br />
Hani meçhul yiğitlerin yattığı sonsuz uykuya&#8230;[18]</p>
<p>Yukarıdaki dizelerde ise, şairin İki Dünya Savaşı Arası Dönemde doğanın bir parçası – yaşamın doğal bir sonucu olarak işlediği ölüm motifinin artık, savaşın neden olduğu bir son olarak vurgulandığına tanık oluruz.</p>
<p>Aslına bakılırsa, Pawlikowska’nın İki Dünya Savaşı Arası Dönem eserlerinde yer alan, aşk ve erotizm dışındaki tüm motifler, Savaş Dönemi eserlerinde yok olmamış, sadece yön değiştirmiştir. Yok olan, sadece aşk ve erotizm motifidir.</p>
<p>Polonyalı edebiyat eleştirmenlerinin büyük bir kısmı, her ne kadar, şairin İki Dünya Savaşı Arası Dönem eserlerinde var olan yaşam sevinci ve mutluluk duygusunun Savaş Dönemi eserlerinde var olmadığını, savaşın, onun duygu dünyasında bir çöküş gerçekleştirdiğini ve bu dönem eserlerinde, önceki dönem eserlerinde var olan artistik yönlerin bulunmadığını iddia ederek, Pawlikowska’nın Savaş Dönemi eserlerine olumsuz yönde eleştiri getirmiş olsa da, Emin Özdemir’in şu sözü Pawlikowska’nın Savaş Dönemi duygu dünyasında meydana gelen değişimi haklı çıkarır niteliktedir:</p>
<p>“Şiir insana, insanın benliğini ve bilincini belirleyen çevre koşullarına bağlı olarak değişip gelişir.” [19]</p>
<p>MAKALE YAZARI:<br />
<strong>SEDA KÖYCÜ ARSLANTEKİN</strong><br />
Çağdaş Dil Dergisi<br />
Yayınlandığı yıl : 2001</p>
<p>[1] Ewa Odachowska Zielinska, Maria Pawlikowska Jasnorzewska, Nowe Ksiazki, 1981, No: 5, s. 18<br />
[2] Milosc, Maria Pawlikowska Jasnorzewska, Pocalunki ( 1926 ), Bohdan Zadura, Lublin, 1997, s. 21<br />
[3] Rozowa Magia, Rozowa Magia, 1924, Maria Pawlikowska Jasnorzewska, Poezje I, Zeb. Matylda Wisniewska, Czytelnik, 1958, s. 73<br />
[4] Jozef Baran, Kobieta ma cialo, Gazeta Krakowska, No: 179, Krakow, 1995, s. 240<br />
[5] Erotyk, Niebieskie Migdaly, 1922, Maria Pawlikowska Jasnorzewska, Wiersze, Torun, 1994, s. 15<br />
[6] Listopad i Listonosz, Wachlarz, 1927, Maria Pawlikowska Jasnorzewska, Bohdan Zadura, Lublin, 1997, s. 48<br />
[7] Kto chce, bym go kochala, Rozowa Magia, 1924, Maria Pawlikowska Jasnorzewska, Wiersze, Torun, 1994, s. 16<br />
[8] Roza, Pocalunki, 1926, a.g.y. s. 27<br />
[9] Kto chce, bym go kochala, Rozowa Magia, 1924, Maria Pawlikowska Jasnorzewska, Wiersze, Torun, 1994, s. 16<br />
[10] Czarny Portret, Surowy Jedwab,1932, Maria Pawlikowska Jasnorzewska, Wiersze, Torun, 1994, s. 97<br />
[11] Kobieta, ktora czeka, Pocalunki, 1926, Bohdan Zadura, Lublin, 1997, s. 33<br />
[12] Ewa Odachowska Zielinska, Maria Pawlikowska Jasnorzewska, Nowe Ksiazki, 1981, No: 5, s. 18<br />
[13] Neşe Taluy Yüce, Polonya Göçmen Edebiyatı Üzerine, Sürgün Edebiyatı, Edebiyat Sürgünleri içinde, Yay. Haz. Feridun</p>
<p>Andaç, Bağlam Yayıncılık, Kasım 1996, s. 189<br />
[14] Maria Pawlikowska Jasnorzewska, Ostatnie Utwory, Zeb. Tymon Terlecki, Oficyna Wydawnicza MOST, Warszawa, 1996, s. 8<br />
[15] A.g.y, s. 7<br />
[16] Maria Pawlikowska Jasnorzewska, Ostatnie Utwory, Zeb. Tymon Terlecki, Oficyna Wydawnicza MOST, Warszawa, 1996, s. 72<br />
[17] A.g.y., s. 58<br />
[18] A.g.y., s. 72<br />
[19] Emin Özdemir, Yazınsal Türler, Ümit Yayıncılık, Ankara, 1994, s. 51</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sombahar.com/bir-kadin-sair-gozuyle-ask-erotizm-ve-savas.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Eksik</title>
		<link>http://www.sombahar.com/eksik.htm</link>
		<comments>http://www.sombahar.com/eksik.htm#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 28 Oct 2009 13:05:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Şahbender Korkmaz]]></category>
		<category><![CDATA[12 eylül]]></category>
		<category><![CDATA[78 kuşağı öncesi]]></category>
		<category><![CDATA[anlatım]]></category>
		<category><![CDATA[düz yazı]]></category>
		<category><![CDATA[kuşaklar arası ilişkiler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sombahar.com/?p=236</guid>
		<description><![CDATA[Her şeyin bir tarafından eksik kaldığı kuşak temsilcilerindeniz biz. Farkedeceksiniz hemen, hani &#8220;ben&#8221; demekten kaçınırken hak edilmemiş bir &#8220;biz&#8221; yaratma projesinin sahibi olan kuşağız. Üzerimizde denenmiş kültürler yarım bırakılmıştır, eski ve yeninin arasında kalan kısmımızın bile tamamlanmasına izin verilmemiştir. Gözden çıkarılmış bir kuşağın bireyleriyiz&#8230;  64-65 doğumluların odağında bulunduğu bir açık ara nadasta unutlmuş bir kuşak&#8230;

İz bırakanlar [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Her şeyin bir tarafından eksik kaldığı kuşak temsilcilerindeniz biz. Farkedeceksiniz hemen, hani &#8220;ben&#8221; demekten kaçınırken hak edilmemiş bir &#8220;biz&#8221; yaratma projesinin sahibi olan kuşağız. Üzerimizde denenmiş kültürler yarım bırakılmıştır, eski ve yeninin arasında kalan kısmımızın bile tamamlanmasına izin verilmemiştir. Gözden çıkarılmış bir kuşağın bireyleriyiz&#8230;  64-65 doğumluların odağında bulunduğu bir açık ara nadasta unutlmuş bir kuşak&#8230;</p>
<p><span id="more-236"></span></p>
<p>İz bırakanlar bizden çıkmış mıdır? bilinmez ama bu kuşaktan tarih yapan kahramanlar çıkmıştır. Asıl kahramanlar. sessizce yürüyen, gürültüyle koşan, arada kalmış, hem geride hem ileride duran&#8230; 68 Kuşağı zaten değilken 78 kuşağı olmaktan da kurtulan&#8230; Ölmemişse, işkenceden az geçmişse, fişlenmemişse de ergenliğe yeni giren bir dimağa sahip olduğu için en çok korkutulan, en çok sindirilen ve en çok unutulan kuşak.</p>
<p>Evet bir yerler eksik! Bir şeyler yarım, bir şeyler hiç yaşanmamış. Taklitleri, model aldıklarıyla eksik kalan bir kuşak! Ne öncekilerinden kalan miras ne de bıraktıkları miras! Az öncelerinde romantik ihtilalciler, özgürlükçü abiler&#8230; Az gerilerinde apolitik-depolitik, nevrotik&#8230; biraderler!</p>
<p>Böyle bir kuşağın oluşturulmasında 12 Eylül darbesinin belirleyici bir etkisi var. Yaşanan süreci tam bizim olduğumuz yerden koparan, parçalayan bir süreç..</p>
<p>Şahbender Korkmaz</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sombahar.com/eksik.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>BABA BİR YAZI</title>
		<link>http://www.sombahar.com/baba-bir-yazi.htm</link>
		<comments>http://www.sombahar.com/baba-bir-yazi.htm#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 15 Oct 2009 18:55:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Düz Yazı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sombahar.com/?p=234</guid>
		<description><![CDATA[KİMDİR BU BABA ?
Çocukların babası ya da orta yaşı aşmış ağır, oturaklı, sevecen ve saygı duyulan erkeklere çevresindekilerce verilen bir ünvan cevabı verilebilir. Ancak bana bu soruyu sorduğunuzda, işte verebileceğim birkaç cevap;

“Baba” özel (!) gününün, yılın hangi günü olduğu dahi tam olarak bilinmeyendir.
“Baba” kadınlarımızın “anneler günü” nü hak etmesi için olmazsa olmazdır.
“Baba” çocukların yaramazlıkları karşısında [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>KİMDİR BU BABA ?<br />
Çocukların babası ya da orta yaşı aşmış ağır, oturaklı, sevecen ve saygı duyulan erkeklere çevresindekilerce verilen bir ünvan cevabı verilebilir. Ancak bana bu soruyu sorduğunuzda, işte verebileceğim birkaç cevap;<br />
<span id="more-234"></span><br />
“Baba” özel (!) gününün, yılın hangi günü olduğu dahi tam olarak bilinmeyendir.<br />
“Baba” kadınlarımızın “anneler günü” nü hak etmesi için olmazsa olmazdır.<br />
“Baba” çocukların yaramazlıkları karşısında annenin tehdit aracıdır.<br />
“Baba” çalışan, para kazanan ve harcatandır ama kazandığını kendine harcamaya hakkı olmayandır.<br />
“Baba” ağlamayan, gözyaşlarını içine akıtandır.<br />
“Baba” erkek çocuğun örneği, kız çocuğun tutkusu ve paylaşamadığıdır.<br />
“Baba” küçük çocuğun her şeyi bileni ve kahramanıdır.<br />
“Baba” büyümeye başlayan çocuğun bilgisini ve kahramanlığını sorguladığı ama parasından vazgeçemediğidir.<br />
“Baba” evlenen çocuğun “sen hep haklıymışsın” dediğidir.<br />
“Baba” çocuğu baba olduğunda, gerçek değeri anlaşılandır.<br />
“Baba” öldüğünde, özlenen ve şiirlerle ölümsüzleştirilendir.<br />
“Kendime baba olamayalı altı yıl oldu<br />
Siyah sarı kızıl ve ak saçlım&#8230;<br />
Seni koyarken toprağa, karşı taşta yazıyordu<br />
“Acılar geçer, ince bir sızı kalır”<br />
Ne acılar geçti, ne sızılar…<br />
Gündüzler gece,<br />
Geceler hep hece…<br />
Yalnızlığımı doruklara taşıdı sensizliğin,<br />
Taşıdın da<br />
Yar başında bir tutam ot oldun.<br />
Ne basmaya kıyılan, ne tutmaya<br />
Bassam üzülürsün<br />
Tutsam yorulursun…<br />
Kor ateşsin, siyah sarı kızıl ve ak saçlım<br />
Kor ateşsin, buğulu bakışlım…<br />
Mirasın yalnızlığındı,<br />
Aşım yalnızlığımız…<br />
Kuytu köşelerin yarenliğinde seni yaşarken yalnızlığımızda,<br />
Tadı yok ne nefesin ne de vakti geçmiş heveslerin…<br />
Hüzünlerle yalnızlığımı paylaşırken ben,<br />
Yoksun sen,<br />
Galiba olmayacaksın da ebediyen…<br />
Sensizlik,<br />
Sayı olup çoğaldıkça<br />
Beni yaklaştıracak yanına.<br />
Acaba ben de satır olur muyum torununa…”</p>
<p>Ergün Veren<br />
15 Ekim 2009-Ankara</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sombahar.com/baba-bir-yazi.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Halit Refiğ&#8217;i Kaybettik!</title>
		<link>http://www.sombahar.com/halit-refigi-kaybettik.htm</link>
		<comments>http://www.sombahar.com/halit-refigi-kaybettik.htm#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 11 Oct 2009 07:02:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Halit Refiğ hakkında]]></category>
		<category><![CDATA[Halit Refiğ'in filmleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sombahar.com/?p=230</guid>
		<description><![CDATA[Türk sinemasının çok önemli ustalarından biri daha hayatını kaybetti. Halit Refiğ, 1934’te İzmir’de dünyaya geldi. İlk ve orta öğrenimini Şişli Terakki Lisesinde tamamladı. Robert Kolej Mühendislik Bölümü&#8217;nde okudu. Okul bittikten sonra askerliğini yedek subay olarak Kore&#8217;de yaptı. Bu sırada amatörce 8mm filmler çekti.  1956&#8242;da, Nijat Özön ile birlikte yayınladıkları &#8220;Sinema&#8221;, &#8220;Kim&#8221; isimli dergilerde, &#8220;Yeni Sabah&#8221; [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" title="Halit Refiğ" src="http://cdn1.cnnturk.com/handlers/file.ashx?FileID=263145&amp;Width=292&amp;Height=0&amp;BlackWhite=False" alt="" width="292" height="194" />Türk sinemasının çok önemli ustalarından biri daha hayatını kaybetti. Halit Refiğ, 1934’te İzmir’de dünyaya geldi. İlk ve orta öğrenimini Şişli Terakki Lisesinde tamamladı. Robert Kolej Mühendislik Bölümü&#8217;nde okudu. Okul bittikten sonra askerliğini yedek subay olarak Kore&#8217;de yaptı. Bu sırada amatörce 8mm filmler çekti.  1956&#8242;da, Nijat Özön ile birlikte yayınladıkları &#8220;Sinema&#8221;, &#8220;Kim&#8221; isimli dergilerde, &#8220;Yeni Sabah&#8221; ve &#8220;Akşam&#8221; gazetelerinde sinema eleştirileri yazdı. Atıf Yılmaz’ın &#8220;Yaşamak Hakkımdır&#8221; isimli filmin asistanlığını yaparak sinema alanındaki ilk çalışmasını gerçekleştirdi.</p>
<p><span id="more-230"></span></p>
<p>1960’ta ilk film olan “Yasak Aşk”ı çekti. 1963’te Şehirdeki Yabancı, 1964’te Gurbet Kuşları, Haremde Dört Kadın, Bir Türk&#8217;e Gönül Verdim filmlerini çekti ve bu filmlerle Moskova, Yeni Delhi ve Sorrento Film Festivallerinde çeşitli ödüller kazandı. 1964 yılında Gurbet Kuşları ile Antalya Altın Portakal Film Festivalinde En İyi Yönetmen Ödülünü aldı.</p>
<p>70’li yıllarda Türk sinemasının bunalıma girmesiyle Televizyon filmlerine yöneldi. 1974&#8242;de Türkiye&#8217;de ilk defa İDGSA Film Arşivi tarafından başlatılan eğitim çalışmalarına katıldı ve Sinema Kursları&#8217;nda öğretmen olarak görev aldı. 1975&#8242;den itibaren İDGSA Sinema-TV Enstitüsü&#8217;nde Öğretim Görevlisi olarak çalışmaya başladı.</p>
<p>1975’te TRT Kurumu adına çektiği &#8220;Aşk-ı Memnu&#8221; ile TV dizilerine öncü oldu ve dikkatleri üzerine çekti. TRT&#8217;de danışman kurulunda görev aldı. TRT Kurumu adına 1981 yılında gerçekleştirdiği Kemal Tahir&#8217;in aynı adlı romanından uyarladığı &#8220;Yorgun Savaşçı&#8221; adlı filmin yakıldığı ilan edildi. Bu film, 1993&#8242;te televizyonlarda gösterildi.</p>
<p>1976 ‘da ABD&#8217;de Wisconsin Üniversitesi&#8217;nde, 1984 yılında Ohio Denison Üniversitesi&#8217;nde eğitim çalışmalarına katıldı. Öğrencileri ile birlikte &#8220;The Intercessors&#8221;, &#8220;In the Wilderness&#8221; adlı filmleri gerçekleştirdi. Olgunluk döneminde daha çok düşünsel yanı ağır basan ürünler verdi. &#8220;Teyzem&#8221;, &#8220;Hanım&#8221;, Karılar Koğuşu, &#8220;İki Yabancı&#8221;, &#8220;Köpekler Adası&#8221; gibi filmleriyle yurt içinde ve dışında birçok ödül kazandı. Yurt dışındaki festivallerde filmleri için özel bölümler ayrıldı, çeşitli konferans, seminer v.b. toplantılara konuşmacı olarak katıldı. Yaşamı ve filmleri üzerine detaylı söyleşilerin yer aldığı &#8220;Düşlerden Düşüncelere adlı bir kitap vardır (İbrahim Türk, Kabalcı yayınları, 2001).</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sombahar.com/halit-refigi-kaybettik.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>akşama çok var</title>
		<link>http://www.sombahar.com/aksama-cok-var.htm</link>
		<comments>http://www.sombahar.com/aksama-cok-var.htm#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 17 Sep 2009 18:43:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeni şiirler]]></category>
		<category><![CDATA[akşama çok var]]></category>
		<category><![CDATA[forum şiirlerinden seçmeler]]></category>
		<category><![CDATA[şiirlerinizi yayımlıyoruz]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sombahar.com/?p=223</guid>
		<description><![CDATA[Sombahar Forum üyelerinin yazdıkları şiirler ilgiyle izleniyor. Bir çeşit yazı tahtasına dönüşen forumda giderek ustalaşan şairlerin ayak seslerini de duyuyoruz. Bu şairlerimizden biri de Yakup Yazıcı&#8230; &#8220;Akşama Çok Var&#8221; adlı şiiri ben şiirim diye bağırıyor!
                     [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Sombahar Forum üyelerinin yazdıkları şiirler ilgiyle izleniyor. Bir çeşit yazı tahtasına dönüşen forumda giderek ustalaşan şairlerin ayak seslerini de duyuyoruz. Bu şairlerimizden biri de Yakup Yazıcı&#8230; &#8220;Akşama Çok Var&#8221; adlı şiiri ben şiirim diye bağırıyor!<br />
<span id="more-223"></span>                         </p>
<p>AKŞAMA ÇOK VAR</p>
<p>                             Her gün otururduk,<br />
                             O köşe başında,<br />
                             Para toplardı annem,<br />
                             Kaldırımlarda,<br />
                             Uyuturdu gözlerim,<br />
                             Taşların ince tok seslerini,<br />
                             Ağlamak,<br />
                             Gidelim demek,<br />
                             Sevgisine boğulmaktı,<br />
                             Annemin,<br />
                             Çaresizdi gücüm,<br />
                             Karıncaları izler,<br />
                             Taşları çizerdim.<br />
                             Tırnaklarımla,<br />
                             Kirli ellerim sıvanırdı,<br />
                             Yüzüme,<br />
                             Sıkılırdım…<br />
                             Biliyordum ki,<br />
                             Akşama çok var…</p>
<p>                                        <strong>Yakup YAZICI   </strong>      </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sombahar.com/aksama-cok-var.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
