KISA HİKAYE YAZARI OLARAK ÖMER SEYFETTİN
Ali Canip Yöntem, onun, kendi karakterine hiç uymayan bu tipin üzerinde niçin bu kadar durduğunu ölümünden sonra yazdığı bir yazısında şöyle belirtir: “Şüphesiz caka satanları, nümayişçileri hiç sevmezdi. Fakat hayatlarıyle çok meşgul olurdu. Edebiyatına bile soktu: Efruz Bey serisini, bunları maskara etmek için yazdı.”
Yazarın, bu tiplerin acz içinde bulundukları için şarlatan oldukları düşüncesinde olduğunu “Sivrisinek” adlı hikâyesinde Efruz Bey’i uyarmak için söylediği şu sözlerden anlıyoruz. “Kuvvet zaaf’ın zıttıdır. Liyâkat kuvvetten daha ulvî, daha âlî,daha yüksek bir şeydir. Kuvvet vücutsa liyâkat ruhtur. Anladın mı
Efruzcuğum; ben sende liyâkat olmadığını aczinden anlıyorum. Aczini de şarlatanlığından anlıyorum. Çünki şarlatanlık aczin en bariz bir seciyesidir.
Aciz daima şarlatan İşte sevgili Efruz, senin manevî vaziyetin! Senin için yapılacak yegâne şey, evvelâ liyakatin ne olduğunu öğrenmek, sonra ona sahip olmağa çalışmaktır.” Ömer Seyfettin, kendisinin hiç sevmediği Efruz Bey’le, Meşrutiyetle, Birinci Dünya Savaşı arasındaki derin çöküntüyü gösterebilecek
önemli bir tip aradığını, romana başlarken yazdığı, Efruz Bey’den af dileyen girişte belirtiyor:
“Herkes seni, bizzat kendisi kadar tanır, Efruzcuğum! Bugün hiç kimse sana yabancı değildir, çünki sen “hepimiz” değilsen bile ‘hepimizden’ bir parçasın.”
Birinci Dünya Savaşı’nın son yıllarındaki olayların izlenimleri ve kendisinin bu yıllarda üzerinde durduğu “ilim başka şey, irfan başka şey” sözünün etkisi ile yarattığı Câbi Efendi ise akıllı, olgun, halktan çıkmış ve ondan kopmamış, halk filozofu diyebileceğimiz “arif adam” tipi ile, Efruz Bey’in tam karşıtıdır. Dengeli yaşayışı, olgun davranışları, dilinde ve hareketlerindeki halk kaynağından gelen yerli ve millî özellikler de Ömer Seyfettin’in son günlerindeki duygularını yansıtır. Bunların yanısıra, “Rütbe” ve “Velinimet” adlarındaki hikâyelerin
kahramanı “Logaritmacı Hasen”la, “Yalnız Efe” ve “Fon Sadnştayn’m Oğlu” başarılı olarak verilmiş tiplerdendir.
Bunlar dışında yazar genel olarak, devrinin genç kız ve erkekleri ile de ilgilenmiştir. “Çirkinliğin Esran”ndaki Ali Bey ve (kurbağa çehreli) olarak tasvir edilen Câbi Efendi dışında hepsi de fizik yapılan bakımından
güzeldirler.
Yazar tiplerin fizik yapılarını verirken bazen aşağıdaki örnekte görüleceği gibi bütün aynntılanyle okuyucunun gözleri önünde canlandırabileceği şekilde tasvir eder. “Kısm-ı Süflâsı kaba ve şişman, üst tarafı narin, fakat her halde gayet muntazam bir vücut… İnce uzun kaşlar, solgun ve asabi bir çehre, ciddî kadınlara has, meselâ muallime, rahibe gibi, bir hüsn-i lâtif, bir hüsn-i mahzun… Siyah gözleri altın bir gözlüğün camlan arkasından
daha fazla parlar gibi görünüyordu.”1 Bazen de bir kaç kelime ile yapılıp gerisi okuyucuya bırakılmış
tasvirler görülür.
” Uzunca bir boy, hayalin üstünde güzel bir çehre, mutlaka bir dahinin elinden çıkmış zannolunacak bir vücut “2
gibi.
1 “Bahar ve Kelebekler”, “Beşeriyet ve Köpek” hikâyesi, s. 21
Sosyal yönden yazar, özellikle savaş yıllarının yarattığı zenginlerin ve milyonerlerin yaşayışı üzerinde ısrarla durmuştur. Bir takım dalaverelerle servet sahibi olan bu zenginlerin, zengin oluş sebeplerine çeşitli örnekler göstermiş, kendi yaradılışına hiç uymayan bu çeşit davranışlardan duyduğu nefreti mizah altına gizlemek istemişse de açıkça belli etmiştir. Yazarın, hikâyelerinde ağırlığı sosyal konulara verişi tiplerde
de kendini göstermiş ve sosyal durumları başarılı olarak verilmiştir.
Yazar, derin psikolojik tahlillere gitmemekle beraber, tiplerin psikolojik durumlarını okuyucuyu etkileyecek kadar canlı olarak verebilmiş ve oldukça değişik psikolojik yaratılışa sahip tipler yaratmıştır, özellikle kendisinin hiç bir zaman bağdaşamayacağı, bencil, zalim, para yönünden ihtiraslı, kötü alışkanlıklara sahip, iradesiz kişiler üzerinde fazlaca durmuş ve onları mizahî kalemiyle küçük düşürmek için elinden geleni yapmıştır.
Hikâyelerinin sevilerek okunmasında dilinin de önemli bir rolü olduğu için ondaki türkçe anlayışı ve dili türkçeleştirme çabasına kısaca göz atalım.
Milliyet unsuruna verdiği değer yazarı, Osmanlıcayı Türkçeleştirme hareketinin öncüsü yapmıştır. Genç Kalemler dergisinin birinci sayısına yazdığı “Yeni Lisan” başlıklı imzasız başmakalede o günün dili ve düzeltmek için neler yapmak gerektiği üzerinde geniş olarak durmuştur.Yazar bu makalesinde, o günlerde ağızlarda dolaşan, “halkın okumadığı, kitap satılmadığı” yollu şikâyetlere sebep olarak en başta kitapların dillerinin kendi tabiri ile “medrese dilinden” farksız oluşunu gösteriyor. Eski edebiyatın “İran taklidi” yeni edebiyatın da “Batı.
taklidi” oluşu yüzünden edebiyatsız kalan halk anlamadığı bir dilde yazılan kitaplara karşı tabiî olarak ilgisiz kalıyor. Aynı makalede, Osmanlıcanın Türkçe demek olmadığını da şu sözlerle ifade ediyor:
“Osmanlılık bir devlettir. Asla bir millet değildir. Osmanlılık bir milliyet olmayınca tabiî ‘Osmanlıca’ diye bir lisan da olamaz. Osmanlı devletinin ülkesindeki Arap yurdunda oturan Arap milletinin lisanı nasıl Arapça ise, Türklerin lisanı da Türkçedir, Osmanlıca değildir. Arapça Osmanlı devletinin haricindeki Türklerin bütün Türk
Milletinin lisanıdır.”
Bunları söylerken, yıllarca önce, Şemsettin Sami Bey’in anlatmaya çalıştığı bu açık gerçeğin hâlâ anlaşılamamış olduğunu görmekten ve aynı şeyleri tekrarlamaktan utanç duyduğunu da belirtiyor. Dili Türkçeleştirmek için gerekli gördüğü işlemleri aşağıdaki maddelerde toplayabiliriz.
1) Dilimize girerek klişeleşmiş olanlar dışında arapça ve farsça kurallarına uygun olarak yapılan tamlamalara yer verilmemeli.
2) Türkçe çoğul edatlarından başka, yabancı çoğul edatı kullanılmamalı.
3) Çoğul edatlanyle beraber, diğer yabancı edatlar da tamamen bir yana bırakılarak, bunlar arasında sadece Türkçe konuşma diline girmiş ve Türkçeleşmiş olanlar kullanılmaya devam edilmeli. Dilin Türkçeleştirilmesi için bu çareler çok daha önce düşünülmekle beraber, uygulanamamış, dilin ağırlığı devam etmiştir. Ömer Seyfettin’in, hikâyelerinde, bu düşüncesine uyarak rahatça anlaşılabilecek bir Türkçe kullandığı görülür, özellikle konuşmalardaki tabiîlik, yazarın konuşma dilini kullanmadaki başarısını açık olarak gösteriyor. Konuşma cümleleri çoğunlukla aşağıdaki örnekte görüldüğü gibi normal konuşma dilindeki kısalıkta düzenlenmiştir.
“— Ne yapıyordunuz?
— Şey . . . Efendim . . .
— Hoca efendi kekeliyordu.
— Ne?
— Şart etmiştim.
— Ne demek?
— Hapşıran için
— Ne hapşıranı?
— Eşek hapşırdı.
— Eşek mi hapşırdı?”2
Tümüyle dil ve üslûptaki sadelik, hikâyelerinin başta gelen özelliklerindendir.
Böylece edebiyatımızda küçük hikâyenin ilk olgun örneklerini veren Ömer Seyfettin, temiz bir Türkçenin de ilk örneğini vermiş olur.
2 Mahcupluk imtihanı “Falaka” hihâyesi s. 122
Hikâye yazarlığının, ayrı ve çekici bir edebî çalışma alanı olduğunu bütün açıklığıyle ortaya koyan Ömer Seyfettin’in kendisinden sonra yetişen hikâye yazarları üzerinde kişisel etkisi görülmemekle beraber, genel olarak, Türk edebiyatında küçük hikâyenin gelişmesinde ve rağbet görmesinde büyük rolü olmuştur.
Ömer Seyfettin, sadece bizim edebiyatımızda tanınmış bir hikâye yazan olarak kalmamış, Batı dillerinin çoğuna çevrilen hikâyeleri ile Batı edebiyatında da tanınmış ve sevilmiştir.
1 2
URL: http://www.sombahar.com/?p=253









Ömer Seyfettin’in hikayelerine bayılıyom. Keşke ölmeseydi.
bencede çok güzel hikayeleri var.