Sabahattin Ali
Sabahattin Ali’nin içinde yaşadığı döneme genel bakış
“Şüphesiz, kitleye bir şeyler vermek isteyen ve onda daha iyi bir hayata varmak arzuları uyandıran sanat, bu temel görevini ilkel bir biçimde değil, gelişkin bir biçimde yerine getirecektir. Bunun için öncelikle çağdaş görüş, buluş ve tekniklerden yararlanacaktır. Çünkü, gerçekten halkçı olan sanat halk kitlelerinin meselelerini en tesirli, en kuvvetli ifade şekilleri ile verebilen sanattır. Bu da ancak bugünün zevklerine uygun ve geniş ifade imkanları veren sanat formları ile mümkün olur.” Sabahattin Ali
Sabahattin Ali’nin, Kağnı/Ses adlı öykü kitabında (Bütün Eserleri 2. Bilgi Yayınları; Hikâye Dizisi: 29, Dördüncü basım, Ekim 1972; Bilgi Yayın Evi, 228 sayfa) yer alan ‘Arabalar Beş Kuruşa’ adlı öykü, 1935 yılında yazılmış, dönemi içinde ilk kez toplumsal sınıflaşmaya değinen bir öykü olarak değerlendirilebilecek bir yapıttır.
1950′lere dek, Türk öykü ve/veya romanlarında işlenen ana izlek, temel sorunsal, çarpık ve tek yönlü, bir anlamda kendi kültürünü yok sayarak yapılmış her şeyi inkâr eden batılılaşmayı eleştiren yapıda görülürken, 1923 Cumhuriyet döneminde izlenen politika, bu yazınsal yapılaşmanın kendi kendini üretemeyerek tıkanması ile zaman içinde tek boyutlu olarak gündeme gelen sınıflaşma ve buna koşut gelişen sınıf çatışması, öykü ve/veya romanlarda (şiirde Nâzım Hikmet; öyküde Sabahattin Ali) yerini almıştır.
Tanzimat ve İkinci Meşrutiyet dönemlerinde, Türk toplumsal yapısında, çatışan sınıflar görünmez. Çünkü sömüren emperyalist Batı ile sömürülen Osmanlı vardır. Bu sistematik sömürüye son veren Kurtuluş Savaşı sonrasında, merkezî bürokrasinin, toplumsal yapıda bir devrim yapmadığı gözlenir. Buna göre de, 1923-1945 yılları arasındaki toplumsal yapıyı, genel olarak, halkın, yine yönetici sınıfın dışında bırakılması olarak özetlemek doğru bir vargı olacaktır. Kurtuluş Savaşı’nın başarısını sürdürmek yeni Cumhuriyetin. Batı Devlerine karşı , kendini koruyabilmesini sağlayabilmek için o güne dek başarıya ulaşmış tek model olan Batı modeli, her toplumsal değişim ve dönüşümde benimsenmiştir. (Burada göz ardı edilmemesi gereken, S.S.C.B’ deki yeni sistemin, henüz deneysel olması ve kapalı sisteme karşı duyulan güvensizlik nedeniyle, yeni Cumhuriyetin S.S.C.B modelini yok saymış olabileceği olasılığıdır.)
1930-1950 yılları arasında izlenen, ‘devletçi’ politik tutumun, halk yararına işlediği söylenemez. Çünkü 1923-1950 arası döneme sosyolojik yönden bakıldığında, siyasal, toplumsal ve ekonomik yapılarda sınıf farklılaşmasının gittikçe arttığı, baskı rejiminin süreğenliği, köylünün gün güne yoksullaştığı görülür. Sonuç olarak, merkezî bürokrasi, burjuva sınıfını güçlendirerek haksız bir düzenin yerleşmesine belirgin biçimde ortam sağlar. Ancak aynı merkezî bürokrasi, güçlendirdiği burjuva sınıfının, iktidarı zorlayabileceği olasılığını düşünememiştir. (Bunun bedelini, 1946-1950 yılları arasındaki değişimlerde sosyal, ekonomik ve politik olarak gene toplum ödemiştir.)
Parlak Vitrin Camekânları
Arabalar Beş Kuruşa
Akşam, caddelerin kalabalık zamanında, köşe başına bir kadınla bir çocuk gelirdi. Siyah bir çarşafa bürünen kadın elleriyle çarşafını yüzüne kapatır, yalnız iki siyah göz sokağın yarı aydınlığında, parıltısız, önüne bakardı. Çocuk yanında ayakta dururken o çömelir, küçük bir çuvaldan bir takım oyuncaklar çıkarırdı: bunlar bir değneğin önüne takılmış bir çift tahta tekerlekti. Tekerleklerin üzerinde, iki yuvarlak tahtanın arasına çivilenmiş, dört çubuktan ibaret kameriye gibi bir şey duruyor ve tekerlekler yerde yürütülünce bu kameriye fırıl fırıl dönüyordu.
Sabahattin Ali, bu öyküsünde, sınıflaşmanın belirginleşmesini eksen edinerek toplumsal yapının kendine yönelmiş var olan düzenini sorgulamak istemiştir kanımca. Ancak öykünün bütünsel yapısında sınıf çatışmasına yönelik eylemsel bir tutum ya da çağrı yoktur. Daha çok, ezen ve ezilen sınıfların, yerlerini, koşullarını, konumlarını, sorgusuzca benimsemelerine yönelik dengenin göz önüne serilmesi çabasıdır. Sabahattin Ali, ortalama düşüncelerle uzlaşmak istemeyen kimliğinde 1935′lerdeki sömürünün, sınıflaşmanın ve tek parti rejiminin dayattığı baskıcı sistemi, bu yapılanısın içinden verdiği yaşam kesitleri ile düzene dönük yeni sorunsalları açığa çıkarmak istemiştir.
Oyuncaklar kadının önüne dizilince çocuk bir tanesini eline alıyor, kaldırımda ileri, geri götürerek incecik sesiyle bağırmak istiyordu:
«Arabalar beş kuruşa…Beş kuruşa…Arabalar beş kuruşa!…»
Ve sokaklar tenhalaşıncaya kadar, belki üç dört saat, burada duruyorlardı.
Çocuk sekiz yaşında vardı fakat ilk görüşte altı yaşından fazla denilemezdi. Zayıf ve minimini idi. Sonra, hiç durmadan bağıran sesi küçük bir kızın sesi gibi ince ve titrekti. «Beş kuruşa!» derken «ş» lere basıyor ve dudaklarının arasından onları ezerek çıkarıyordu.
Kendisi de annesi gibi hep önüne bakar ve başını kaldırmazdı.
Egemen ideoloji, öyküde yer alan karakterlerin betimlenmesinde açıkça görülmektedir. Silik, umarsız, boyun eğmiş, itaatkâr, kanaatkar profilleri ile anne ve çocuk, ezilen halkın belirgin örneklemlerini oluşturmaktadır.
Bulundukları köşenin biraz ötesinde parlak vitrinli bir tuhafiye mağazası vardı. Büyük kristallerin arkasında türlü göz alıcı renklerde boyunbağları, şık tokalı kemerler, yün kazaklar, eldivenler ve daha bir çok, insanlara lâzım olan ve olmayan şeyler, geçenlerin yüzüne gülüyordu. Ana oğul bunların önünden geçerken, geçtikten sonra köşelerine yerleşirken, başlarını hiç çevirmemeye gayret ederlerdi. Eğer sokağın çamurlu kaldırımlarına akseden ve orayı yer yer parlatan ışıklar da olmasa, belki böyle bir mağazanın bulunduğunu bile fark etmeyeceklerdi.
“…insanlara lâzım olan ve olmayan şeyler, …belki böyle bir mağazanın bulunduğunu bile fark etmeyeceklerdi, …dudaklarını kıvırarak, …canları sıkılarak isteksizliklerini fark etmez…”
Yukarıdaki bölümceden alıntılanan bu söz gruplarında rahatça izlenebileceği gibi dönemin toplumsal yapısında, toplumsallaşma yerine sınıflaşma olduğu göze çarpmaktadır. Bir yanda, lüks tüketime yönelebilecek denli refah içinde yaşayan sosyal bir sınıf vardır; ki kapitalizme zemin oluşturabilecek bu yapıda, ‘nasıl para kazanıldığı değil, ne kadar para harcandığı’ önemlidir.
Son dört tümcede, az önce değinilen, değişen değer yargıları, salt yaşayabilmek için çalışan insanların -emekçilerin- genel bir tavır olarak üst ve orta sınıf tarafından aşağılandığını da düşündürebilir.
Halbuki gelip geçenlerin çoğu, bilhassa çocuklar, bu parlakça mekânların önünde durup orada bir köşeye, ustaca bir karmakarışıklık içinde yığılmış oyuncaklara gözlerini dikiyorlar; sonra, mahzun bir tavırla yollarına konulunca karşılarına çıkıveren tahta te kerlekli arabalara dudaklarını kıvırarak ve adeta hayallerinde vitrinden kalan güzel şekilleri bozuyormuş gibi canları sıkılarak bakıyorlardı. Fakat, küçük satıcı onların bu isteksizliklerini fark etmez, önüne bakarak kısa aralıklarla bağırırdı:
<<Beş kuruşa, arabalar beş kuruşa…»
Büyücek bir otomobil, mağazanın önünde durdu; içinden süslü ve şişmanca bir kadınla sekiz dokuz yaşlarında, beyaz bereli ve tozluktu, yumuşak lacivert paltolu bir çocuk indi. Beraberce mağazaya girdiler.
Biraz sonra çocuk iç vitrinleri seyrede ede dışarı çıktı, sokağa indi ve oyuncakların olduğu köşeye bakmağa başladı. Tam bu sırada küçük satıcının sesi işitildi:
«Arabalar beş kuruşa!…»
Başını çevirip baktı, sonra koşarak o tarafa gitti, siyah çarşaflı kadının yanındaki çocuğun elini tutarak, «Aaa! -dedi-, sen burada araba mı satıyorsun ?»
Satıcı başını kaldırıp baktı. Hemen yüzü güldü,o da, «Aaa- dedi ve ilave etti-: Annem yalnız gelemiyor, sonra bağıramıyor da… Onun için ben de geliyorum!… »
Beyaz tozluklu çocuk, yün eldivenli ellerini paltosunun cebine sokarak küçük bir kese kağıdı çıkardı, badem ezmesi alıp ağzına attı, bir tane de arkadaşına verdi. Ağzını şişirerek sordu:
«Derslere ne zaman çalışıyorsun?»
«Mektepten çıkınca… İki saat falan çalışıyorum, dersleri yapıyorum. Ondan sonra buraya geliyoruz .Hem gece zaten çalışamam ki. Gaz masrafı çok oluyor.» «Bizim öğretmeni gördün mü? Şimdi buradan geçti!…» «O benim araba sattığımı biliyor!»
Ve ileride birkaç çocukla bir kadının geldiğini görünce sözünü keserek bağırdı. « Arabalar beş kuruşa!..»
ikisi de el ele tutuşmuşlardı. Çarşaflı kadın hazin gözlerle bunları süzüyordu. Beyaz tozluktu çocuk hesap vazifesini yapıp yapmadığını sordu: «Ben demin evde uğraştım, yapamadım, gece beybabama soracağım!» dedi. Öteki, «Nesini soracaksın, çok kolay…» dedi ve anlattı.
Adam akıllı lakırdıya dalmışlardı. Hatta küçük satıcı artık «arabalar beş kuruşa!» diye bağırmayı bile unutmuştu.
Öteki, arkadaşının kolunu sarstı ve, «Hişt! -dedi-, benim yanımdaki çocuğun ağzı kokuyor, ben söyleyeceğim de senin yanında oturacağım…Hem daha iyi çalışırız!…»
«Benim yanımdaki kalkmaz ki; hem ben söyleyemem. Mahalle komşumuzdur. O da bizim gibi fıkaradır…»
Sözüne devam etmedi. «Onu kaldırdı da yerine zengin çocuğu oturttu derler…» diyecekti, vazgeçti.
Bu bölümde, Sabahattin Ali, bambaşka bir değiniyle okurunu şaşırtmaya çalışmaktadır. Çocukların, sorgulamadığı, bazısının farkında bile olmadığı sınıflaşma ortadan kalkarak yerini çocukça paylaşımlara, sınıf arkadaşı olmanın rahatlığına bırakmaktadır.Fakir çocuk, belli bir sınıf bilincine sahip görünürken zengin çocuk bu konuya ilgisiz ve şımarık olmayan bir karakter olarak vurgulanmıştır.
Fakat tam bu sırada beyaz bereli, yumuşak lâcivert paltolu beyaz tozluklu çocuğun annesi mağazadan çıktı, iki tarafına bakındı. Ellerinde paketler vardı, şoför koşarak onları aldı ve kendi yanına yerleştirdi. Kadın köşeye doğru bakınca çocuğunu gördü ve aldığı şeylerin keyfi ile gülümseyen yüzü birden bire sertleşti. Hızlı adımlarla o tarafa yürüdü, çocuk, annesinin böyle hiddetle kendisine doğru geldiğini görünce hemen susmuş, şaşkın, fakat gülümseyen bir bakışla gözlerini ona dikmişti. Bir an hepsi birden kımıldamadan durdular.
Küçük satıcının annesi başını kaldırmış, yuvarlanır gibi gelen bu kürk mantolu ve yılan derisi iskarpinli kadına bakıyordu.
Kadın yaklaşınca, hâlâ şaşkın şaşkın gülümseyen oğlunu bileğinden yakaladı:
«Bu ne hâl? -diye bağırdı-. Kimlerle konuşuyorsun?»
Ve öteki elindeki şemsiyeyi elini hâlâ unutarak arkadaşının avucunda bırakan küçük satıcının omzuna vurdu. Sonra haykırdı : «Pis, baksana, senin konuşabileceğin insan mı bu?»
Çocukların kolları birbirinden ayrılıp aşağı sallanıverdi. Siyah çarşaflı kadın duvarın dibine büzülmüştü ve küçük satıcının gözleri kolunun acısından yaşla dolmuştu.
Arkadaşının gözündeki yaşları gören çocuk, henüz bir çok şeyleri öğrenmediği için, ruhundan fışkıran bir isyanla,
«Anneciğim,-dedi-, o benim mektep arkadaşım!»
Kadın, yüzü kıpkırmızı kesilerek, oğlunun sözünü kesti:
«Ben yarın mektebinize de telefon edeceğim. Seni kendi seviyende olmayanlarla temas ettirmeyi gösteririm!… > >
Oğlunun kolundan çekti. Geride kalan küçük satıcı ile anasına yerin dibine geçirmek ister gibi tahkir edici ve ezici bakışlar atarak yürümeye başladı. Oğlu hala dönüp geri bakıyor ve yaşlı gözlerini başka taraflara çeviren arkadaşını görünce kendinin de gözleri yaşarıyordu.
Küçük satıcı o titrek ve ince sesiyle bağırıyordu:
«Beş kuruşa… Arabalar beş kuruşa!…»
Öykünün temeli zengin ve yoksul çocukların betimlenmelerindeki belirgin karşıtlıktadır. Bu betimlemeler, sınıflar arası derinleşmeyi de içeren betimlemelerdir. Zengin çocuğun içtenliği ve paylaşımcı davranışı, annesinin keskin ve sert tepkileri ile kırılmakta, sınıfsal
yapısının üst üste vurgulanmasıyla çocukta tutum değişikliği oluşturmaya çalışmasıyla yeniden çoğaltılmaktadır. Zengin çocuğun çocukça direnişi ve savunusu, annenin hiçbir sakınca görmeden, fakir çocuğa (ki fakir çocuk kendi sınıfının bilincindedir) fiziksel şiddet kullanması, bu hikâyenin önemsenmesi gereken saptamalarıdır. Buradan hareketle, üst sınıfın alt sınıfa ‘yerini bildirmek adına’ şiddet kullanmakta sakınca görmediği, görmeyeceği gibi ürkütücü bir sonuca da ulaşılabilir.
Öykünün tümünde en çok göze çarpan, hiç konuşmayan çarşaflı kadın; fakir çocuğun annesi karakteridir. Bu karakterde baskın olan sessiz, suskun yapının yanı sıra, ezilmişliği kabullenişteki tutarlı boyun eğme davranışıdır. Çocuğunun bir başkası tarafından haksız yere hırpalanmasına, aşağılanmasına, kendinin ve çocuğunun küçümsenmesine gösterdiği tek tepki duvarın dibine büzülmek olmuştur.
Sabahattin Ali’de Dil Kurgusu, Dil Bilgisi ve Türkçe Kullanımı
Sabahattin Ali, genel olarak bütün ürünlerinde duru bir Türkçe kullanmıştır. Yabancı sözcükleri çok az kullanan yazar, halkın genelinin bildiği/kullandığı sözcükleri, aydın,entelektüel,burjuva kesiminin bildiği, kullandığı sözcüklere yeğ tutmuştur. Sabahattin Ali, dilde benimsediği bu tutumuyla Türkçeyi yalın ve geniş anlatım olanaklarıyla kullanmaya özen göstermiş; bir anlamda, ‘dilin özdeşleşme’ çabasına katkıda bulunmuştur.Kuşkusuz, Sabahattin Ali’nin dilde özdeşleşme çabaları salt yazınsal bir tutum değildir.O, halk ile anlaşabilmek, halka bir şeyler verebilmek amacından yön bularak bu tutumu benimsemiştir. Yazarın kullandığı yalın dil, anlatımında da yaşam bulur. Sabahattin Ali, edebiyat yapmadan yazan bir yazardır. Yazınsal metinlerinde süsü, oyunu sevmeyen edebî sanatlara başvurmayan, ara sıra kullandığı benzetmelerle biçemi-ni pekiştiren yazma karakteriyle yenilikçidir. Dilde ve anlatımda oluşturduğu bu yalınlık, Sabahattin Ali’yi yazma eyleminde yoğunluğa, söylemek istediğini az ve öz söyleyebilme yeterliliğine, rastlantıdan, savrukluktan sakınmaya götürür.
Sonuç Olarak
Sabahattin Ali’nin hikâyelerinin kuruluşu, klâsik özellikler taşır. Olayların evrimleşmesi, başlama-gelişme-düğümlenme-çözülme sıralanışındadır. Olaylar ağır basar. Dışa dönük, gerçekçi bir biçemi vardır. Tiplerini, karakterlerinin psikolojilerine, nesnel dünyalarına bağlı olarak kullandıkları beden dillerine, görünüşlerine, konuşmalarına göre yapılandırarak anlatır. Uzun süre hikâyelerinde, dış gözlemlerin iç gözlemlere baskın olduğu saptaması yapılabilir. Popülizme kaçmadan, kendini dışarıda tutmaya çalışarak olayları nesnel aktarmaya çalışır. Hikâyelerinde işlediği konular içinde doğrudan doğruya çocukları konu alanlar sayılıdır. Arabalar Beş Kuruşa, Ayran, Cıgara vb. çocukları konu edindiği birkaç hikâyedir.
Onun yazma edimi, çoğunlukla, acı çeken, yaşamlarını zor koşullarda sürdürmeye çalışan, ‘küçük insanların gündelik sıkıntıları’yla ilgilidir.
Yazarın işlediği konular, dönemi içinde ilk kez ve farklı bir bakış açısı ile ele alınan konulardır. Çok çeşitli ve zengin olmamasına karşın işlediği konularla, çarpıcı sorunlara değinmiştir. Genel olarak ilk hikâyelerinden başlamak üzere edinilebilecek sonuç, anlatımının git gide güçlenmesi, özgürlük ve kurgusundaki yoğunlaşma olarak vurgulanabilir. Hikâyelerinde duygu ve izlenimlere değil, olaylara ve gözlemlere yer vermiştir.
“Arabalar Beş Kuruşa” adlı öykü, Sabahattin Ali’nin diğer özgün yapıtları arasında incelendiğinde, kısa bir değini, önemli bir kısmın altını çizmek gibi değerlendirilmekte ise de: Kanımca, 1935′teki Türkiye profilinde ‘kral çıplaak!’ diye bağırmakla aynı çocuksu cesareti taşımaktadır. Sabahattin Ali’nin taşıdığı aydın olma bilinci, onu, her koşulda gerçekleri göstermeye yönlendiren içrel bir sorumluluk olarak değerlendirilmelidir.
Serhan SÖZDİNLER
KAYNAKÇA
Sabahattin Ali. Bütün Eserleri: 2. Kağnı/Ses. Bilgi Yayınevi. 4. Basım. Ekini 1972 Asım Bezirci. Sabahattin Ali. Çınar Yayınları. 4. Basım. Ekim 1992 Ramazan Korkmaz. Sabahattin Ali. YKY. I. Baskı. Man 1997
J.C. Carlauı. J.C. Fıllokx, Çev. Ayşe Hümeyra Çakmaklı. Edebi Eleştiri. Kültür Bakanlığı Yayınları. I. Baskı. Temmuz 1985 Benıa Moran. Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 2. İletişim Yayınları. S. Baskı. 1997
URL: http://www.sombahar.com/?p=78








