AH ŞU KADINLAR

AH ŞU KADINLAR
                                                                                                           Ali Dönmez
       Bir toplumu anlatmak isterdim, tıpkı bir kadını anlatır gibi. Bütün çelişkileri, kaprisleri, huzursuzlukları, korkuları, şaşkınlıkları, kararsızlıkları, başarıları, başarısızlıkları, aşkları ve hayal kırıklıklarıyla kendi hayatını oluşturmaya çalışan, bazan mesut bazan karamsar olan, bazan coşup bazan sinen bir toplumun hikayesini anlatmak ne kadar heyecan verici olurdu.
       Bir kadını mı yoksa bir toplumu mu anlatmak daha zor bilmiyorum, ama ikisinede yakından baktığımızda insanı şaşırtan yeni ve beklenilmez görüntülerle karşılaşacağımız kesin. Nefretten aşk, aşktan sıkıntı, sıkıntıdan yeni arzular yaratmakta herhalde bir kadınla bir toplum bir birine çok benzerdi.
       Yeni aşklarında zorluklarla karşılaştıkca eski aşkları özlemeleri, eski aşklarının yada eski liderlerinin kendilerini aslında daha çok sevdiklerini söyleyip bugünkülere sitem etmeleri, ama eskiye dönmeyi aslında istemediklerini içten içe bilmeleriyle ortak çok yanları çıkardı.
       Siz onları tanıdığınızı sandıkca onlar kuytularında hiç tahmin etmediğiniz yeni yüzler çıkarmayı becerirlerdi.
       Bir toplumda da bir kadında olduğu gibi hiç beklemediğiniz anda olgun bir anlayışla karşılaşır, sonra hiç ummadığınız çocuksu hercaillikle şaşırırdınız.
       Hem düzenine sadık, değişimlerden çekinen, yeniliklerden korkan, yerleşikliğin içinde kıpırtısız durmak isteyen bir huzur isteği, hemde her yeniliğe göz süzen, kendi kendini tazelemeye yatkın bir değişim merakı aynı ruhta yan yana yatardı.
       Hem kocasını yada rakibini baltayla parçalamaya hazır bir vahşet, hemde sert bir azar karşısında boynunu bükmeye hazır bir uysallık aynı bedende yaşar, ne zaman hangisinin ortaya çıkacağını kimse bilemezdi.
      Birden eteklerini karnına kadar çekip hiç olmadık yerde “hadi” diyen azgınlıkta da, komşu cenazesine giderken başına bir başörtüsü bağlayıveren gelenekcilik de vardı onlarda.
      Bir anne gibi sevdiğini beslemek isteyen sevecen şefkat de….
      Gördüğü her güzel şeyi isteyen bir arsızlıkta onları oluşturan parçalardandı.
      Bir düğünde ortaya fırlayıverip şıkır şıkır oynayan kıpırdaklıkta, hüzünlü türküler dinlerken ağlayıvermek de bazan kısacık aralıklarla ortaya çıkıp şaşırtırdı sizi.
      Hem kanmaya hazırdılar, hemde kendilerini kandırana beddualar okumaya.
      Kandırılmaktan hem her seferinde zevk alırlar, hemde bir daha kandırılmamaya yemin ederlerdi.
      Hem güçlü olanlara, iltifat etmekten nefret etselerde, düşkündüler; güçlünün, zenginin, başarılının çekiciliğine kaptırırlardı kendilerini, hemde güçsüzlere acımaktan ve onlarla gizli gizli flört etmekten hoşlanırlardı.
      Bir kere korkarlarsa korkularından kolay kolay kurtulamazlar, bir kere kendilerini güçlü hissederlerse acımasızlaşırlardı.
      Bir çocuktu onlar…..Hep bir baba ararlardı.
      Bir anneydi onlar…..Hep bir çocuk isterlerdi.
      Hem sığınandılar….Hemde sığınılan.
      En sessiz, en sakin, en sadık durduklarında ruhlarının derinliklerinde bir isyan kıpırdanırdı.
      Ayaklandıklarında ise korkup kaçmaya yatkındılar.
      Kendilerini sevenlere ihanet ettikleride çoktu.
      Sevdiklerinin ihanetini affettikleride…..
      Alay edilmekten ödleri patlardı… Ama alay etmekten hoşlanırlardı.
      Hepsi kendini çok akıllı bulur, kendilerini idare edenleri aslında kendilerinin idare ettiklerini sanırlardı.
      Hem aşklar ararlar, hem aşklardan yorulurlardı.
      Hem sertlikten korkarlar, hemde serttik isterlerdi gizli gizli.
      Kendilerine ne yapacaklarını söyleyen eli kırbaçlı biri hep fantazilerini süsler, ama kırbaç gerçekten ortaya çıkarsa önce boyun eğip sonra kurtulmanın yollarını ararlardı.
      Şımartılmak isterlerdi, ama çok şımartırsanız bu kezde sizi küçümserlerdi.
      Herkes onlara bişeyler anlatmaya çalışırdı, onlarsa kendilerini dinleyecek birini özlerlerdi.
      Onları en çok tanıdığımız sandığımız an, aslında onlara en yabancı olduğumuz andı. “Ben artık onu tanıyorum, o benim artık.” dediğiniz an onları kaybettiğiniz an olurdu.
      Hem bu kadar güçlü, hem bu kadar güçsüz. Hem bu kadar akıllı, hem bu kadar aptal. hem bu kadar sevecen hem bu kadar vahşi, hem bu kadar uysal hem bu kadar isyankar, hem bu kadar sokulgan hem bu kadar uzak oluşlarını bir türlü kavrayamazsınız.
      Kolayca yanıldıkları gibi kolayca yanıltırlardı.
      Hep iyilikleri övüp hep kötülüklerin peşinden gitmelerini ise imkanı yok kavrayamazdınız.
      Siz onları tanımadığınız gibi onlarda kendilerini tanıyamazlardı.
      Ve kendilerine kendilerini anlatacak birilerini ararlardı, ama onlara hiç bir zaman kendilerini anlatamazdınız, çünkü onlar kendilerini hep olduklarından başka biri sanırdı.
      Onlara ‘muhtaç olduğunuzu’ söylediğinize bayılırlar, ama onlara gerçekten muhtaç olursanız sizi hor görürlerdi.
      Onlar tarafından sevilmek istiyorsanız, onlardan daha üstün olmalıydınız, ama bunu onlara söylememeliydiniz.
      Bir kadını anlatır gibi bir toplumu anlatan bir roman yazmaya kalkarsanız, kahramanınızın seveceği tipi yaratmakta çok zorlanırsınız.
      Onların seveceği birini tarif etmek, onları tarif etmekten bile zordur.
      Binlerce sayfa yazdıktan sonra şunu keşfedersiniz…. kendilerine benzeyeni seviyorlar. Yani korkunç olanı.
      Onlara benzesin ama onlardan başka biri olsun.
      Kadınlar kendilerine benzeyen bir erkek, toplumlar kendilerine benzeyen bir lider arıyorlar.
      Kadınlara benzeyen bir erkek olacak, ama erkeklerin özelliklerini de taşıyacak.
      Toplumlara benzeyen bir lider olacak, ama liderlerin özelliklerini de taşıyacak.
      Aradıkları yarı canavar yarı insan bir yaratık. Ayrıca bunu istediklerini de sürekli inkar edecekler ve onlara inanmış gibi yapacaksınız.
      Hem çocukları olacaksınız, hem babaları…..Hem dostları olacaksınız, hem düşmanları….Hem dürüst olacaksınız, hem yalancı….Hem sevecen olacaksınız, hem sert….Hem size sığınabileceklerini düşünecekler, hem sizi ezebileceklerini.
      Ve sizin onları tarif edemediğiniz gibi onlarda sizi tarif edemiyecek. Sizin onları tanıyamadığınız gibi onlarda sizi tanıyamayacak. Büyülü canavarlar gibi karşılıklı biçimden biçime gireceksiniz, birlikte değişip duracaksınız….
      Ve ne zaman ne kılığa gireceğinizi içgüdülerinizle bileceksiniz. Yanlış bir zamanda yanlış bir kılığa bürünmeyeceksiniz.
      Bir kadını anlatır gibi bir toplumu anlatan bir roman yazmak isterseniz eğer, kaçınılmaz olarak sonunda kendi anlattığınız kahramana aşık olacaksınız.
      O’nu seveceksiniz…. Ve aşkınıza cevap isterseniz canavarlaşacaksınız  …

Sizin İçin Seçtiklerimiz

%d blogcu bunu beğendi: