ACAYİP İŞ YAPICAM / AYTUĞ GÜLTEKİN

Sabahın alaca karanlığıydı. Ana caddeyi kesen hafif eğimli sokakta, tek tük insanlar görülmeye başlamıştı. Sokağın aşağı tarafındaki bir evde, kocaman eliyle bir adam avlu lambasını çıkmanın içinden yaktı. İri gövdesiyle oturup kalkmakta zorlanıyordu. Çıkmada ayaklarına geçirdiği ayakkabılarını, avluda seke seke sürükledi. Ayakkabıları ancak merdivenin önüne geldiğinde giyebildi. Peşinden gelen karısının elinde, duvar dibindeki saksılarda bulunan sardunya ve küpe çiçekleri için su dolu, eski bir çaydanlık vardı. Ayakkabılarını giymeye çalışırken seken adamın sesi kesik kesikti. “Ben bu akşam gecikebilirim, adam arabasını bugün istiyor. Hadi Allah’a ısmarladık.” Karısı Minyonluğuna uymayan sert bir sesle ‘’Para’’ diye ekledi. Adam basamaklardan kaldırıma inerken, girişin üst tarafındaki kubbeli, paslı demire çarpmamak için başını eğdi. İnip, karısına döndü. Yüz yüze geldiler. Karısının para istemesiyle iyice artan yüzündeki sıkıntı gerilmeleri, kafa derisinde de apaçık görülüyordu. “Demin verdiğim, neydi?” diye sordu. “Ne kızıyorsun, o ev için tabi ki vereceksin.” diye çıkıştı karısı. Cebinden çıkardığı cüzdanındaki iki banknottan küçük olanı, kalın ve uzun parmaklarıyla tutup uzattı. Parayı ince, küçük parmaklarıyla hızla çekip alan karısı adamın bu haline gülümsedi. Ardından “Az kaldı zaten, yakında toplanır. Hadi Allah işini rast getirsin.” dedi. Karısı elindeki çaydanlıkla çiçekleri sularken, o yola koyuldu.

Yolda adamın gözleri, komşunun kirli, paslı ve yamulmuş yağ tenekelerinden olan çöp kutularına takıldı. Bu çöplerde aslında altın vardı. İyice sıyrılmamış kemik eti gibiydiler kesinlikle paraydılar. İşte bu çöpleri ayıran, para edenleri toplayan ve kalanını da yakan, bir çöp tenekesi imal ederse… İçinde oluşan keyiflendiği duygularla, yürüdü.

Güneşin ışıkları binaların çatılarına ve ağaçların tepelerine yeni düşmüş, parıldıyordu. Bu, ilk ışıklar göz alıcıydı. İnsanın ruhuna iyi gelen bir dönüm anıydı. Oysa biraz önce karısının para istemesiyle içi nasılda sıkılmıştı. Hep böyle hoşlukla yaşamalı insan diye düşündü. Eğer şu çöp tenekesini yaparsa zengin olur ve böyle yaşardı. Hava hala tam aydınlanmamıştı.

Zengin olunca büyük bir evi ayrıca arabası ve bankada da parası olurdu. Ancak çöp kutusunun otomatik eleme işini nasıl yapacağını hala kestiremiyordu. Esas sorunsa kalan çöpü nasıl yakacağıydı. Ama bir yaparsa arabası, bal gibi de kuyruklu olurdu… Tam o sırada yol ağzındaki kalabalıkta bir hareketlenme oldu. Bir minibüs kalabalığı görünce son durağa gitmek yerine önlerinde dönmüştü. Etraftakiler minibüse doğru koşturmaya başladılar. İri yarı bu adam minibüste yer kapmaya çalışan birinin çarpmasıyla sarsıldı. ”Hay! Allah belanızı… ” diyebildi. Hem omuzundan dolayı canı acımış, hem de hayallerinin kesilmesiyle ruhu.

Minibüs saniyeler içinde tıklım tıklım dolmuştu, son kişi olarak da, o bindi. Az sonra minibüsün de arkaya doğru ilerlediğinde kendine çarpanın, arka koltukta cam kenarına oturmuş olduğunu fark etti. Göz göze geldiler. Çarpan sırıtarak ve beklemeden atıldı. ”Abicim sabah sabah hayallere dalmıştın herhalde, minibüsü görmedin de.” dedi. O da homurdanarak, ”Ben ne görmücem be, asıl sen kabalığından önünü görmüyorsun.” dedi. Minibüstekiler onun bu sözlerine güldü. İçinden, ‘’İşte bunlar böyledir, herkesi sinsi sinsi dinlerler, bir de maharetli birini görmesinler, işte böyle kıskanırlar.’’ dedi. Oturan ”Gel abicim gel, sen bizim büyüğümüzsün buyur sen otur.’’ dedi O, ”Yahu sen oradan zaten zor çıkarsın, ben bu kalıpla nasıl geçeyim.” diyerek karşılık verdi. Oturan ”Sen bilirsin abicim biz saygımızı gösterelim de.” diye yapıştırdı lafı. Lafı uzatmaya bu yeni yetmenin değmeyeceğini düşündü. ”Aman aman, sağ ol gördük saygını” dedi. Oturan koltukta kaykıldı, ince bacaklarını uzattı. Biraz tartışmadan sıyrılmak biraz da gözüne giren ışıklarından kurtulmak ama daha çoğu biraz kestirmek için gözlerini kapadı. Etraf iyice aydınlanmıştı.

Bugün hususi şevrolenin sağ ön kapısı zımparalanıp boyanacaktı. En geç öğlen gibi bitirir, arka tamponu da akşama kadar düzeltir, arabayı geç vakitte olsa teslim ederdi. Patron öğlene bitirelim, başka araba gelecek demişti ama bu halde öğlene yetişemezdi. Bir adam daha olsa belki olurdu da, Müslim doc kamyonetle uğraşıyordu, mümkün değil yetişmezdi. Güneş ısıtmaya başlamıştı.

Zaten, güldüklerin dolayı kızdığı bu kalabalıktan çok sıkıldığı ve terlemeye başladığı için minibüsten bir önceki Ferahhane durağında inmeye karar verdi. İndiğinde rahatlamıştı. Eski caminin olduğu bir sonraki cami durağına doğru yürümeye başladı. Etraftaki işyerlerinin kepenkleri yeni yeni açılıyordu. Kepenkleri açanlarda bir ağırlık, henüz bir uyanamama hali vardı.

Yürüdüğü yolda büyük bir demirci dükkan, onun yanında bir oto elektrikçi, onun bitişiği bir keresteci ve köşede ise bir büfe vardı. İleride ki art arda iki işyeri sitesinden sonrada, eski cami. Cumaları hep birlikte gelirlerdi. Bazen de öğlenleri. Caminin altındaki çarşıda bir poğaçacı vardı. Oranın poğaçaları çok güzel olurdu. Sabah güneşi altında, adımlarını hızlandırdı.

Poğaçacının önü kalabalık olduğundan içeri giremedi. Ancak lezzetlerini düşününce, beklemeye karar verdi. Adamın müşterisi çoktu. İcat ettiği çöp kutusunu rahatlıkla bu poğaçacı alabilirdi. Hatta çöp kutusunu bunun gibi bir sürü dükkan alabilirdi. İçine bir güven geldi. Sırada ona gelmişti sakallı, takkeli satıcıya, birden ’’Paslanmaz çelikten çöpleri ayıran çöp kutusu lazım mı,’’ dedi. Adam şaşkın şaşkın yüzüne baktı. Sonra söylediğinden utandı ve ’’Yok, yok bana iki poğaça.’’ dedi. Adam, ‘Bizim çöp kutumuz aha orada kardeş,’’ dedi. Sonra ‘’peynirli mi’’ diye sordu. O da ‘’ Peynirli.’’ diye cevapladı. Kağıda sarılmış poğaçaları aldı. Parasını öderken, poğaçacı ‘’Bizim ihtiyacımız yok ama şu karşıdaki bakkalın olabilir. Ona bir sor,’’ dedi ve ekledi.

-Kaça satıyorsun çöp kutusunu?

Böyle bir soru beklemediği için şaşırdı. Kekeledi. Sonunda, “Elli lira” dedi.

-Çok pahalıymış, biz bunu on beşe aldıydık.

-Ama bu paslanmaz çelik, üstelik iç içe üç eleği var. Eliyor çöpleri. İçinde değerli bir şey varsa atılmıyor.

-Yok, bilader, o bize gelmez, gavur işi gibi üstelik pahalı.

-Vallahi gavur işi değil ben icat ettim.

Poğaçacı gülümsedi, “Sen bakkala bir bak.”

Dükkandan garip bir duyguyla çıktı. Kağıdı açtı, ilk poğaçanın yarısını ısırdı. Lezzetini lokmayı yutarken hissetti ve boş bulunup, söylenerek “Yahu ben gavur muyum ki öyle diyor bu hacı?” dedi. “Sanki cumaları görmüyor bizi camide. Tövbe, tövbe.” dedi.

Sola dönüp, yokuş aşağı hızlı hızlı indi. Az sonra, çalıştığı dükkana varmıştı. Müslüm dükkanı açmış, çayı demlemiş ortalığı toplamaktaydı. Patron henüz yoktu. Elbiselerini değişti. İşlerini halletmek üzere çalışmaya koyuldu. Patron geldiğinde bir süre arabanın neden akşama kaldığı konusunda fırça attı. ’’Yok, icat yapacakmış da, yok çöpleri yakan çöp kutusu bulmuş ta,’’ diye söylendi ‘’enayi, sen önce işini zamanında yap ta işini kaybetme.’’ dedi. ‘‘Araba bu akşam bitmesinde, ben de seni kapı dışarı koyuyor muyum koymuyor muyum? Görürsün.’’ dedi ve çıktı. Güneşin sıcaklığı iyice bastırmıştı.

Öğlen paydosa çıkmadı, çalıştı. Patronun lafları ona çok dokunmuştu, en çokta enayi demesine alınmıştı. İcadını ona söylemiş olduğundan ayrıca pişmanlık duydu. Hırslandı. Çöp tenekesini yaparsam bunlardan ezeli kurtulurum diye içinden geçirdi. Birden boyadığı kapının cam motoru gibi bir motorun hareketini ileri geri vererek eleme işini halledebilirim diye düşündü. Hoşuna gitti bu fikri ve kendiyle övündü.

Akşamüstü tampon da bitmişti. Araç saat beş gibi teslime hazır oldu. Sahibi telefonla arandı ve arabayı alabileceği söylendi. Adam akşam saat yedi gibi arabasını aldı. Mesai akşam saat altıda bitmişti. Biraz geç kalmıştı ama yetiştirmişti, kuyruklu şevroleyi. Ancak patron fazla mesai yazmayacağını söyledi, bu kulağına küpe olsun dedi. O da hiç üstünde durmadı.

Kepenkleri kapattıklarında, saat yedi buçuk olmuştu. Mahallesi olan Yalnızlar tepesi durağında minibüsten indiğinde ise sekiz gibiydi. Caddenin karşısına geçti.

Başını öne eğdi, çöpleri yakma işini nasıl halledeceğini düşüne düşüne evinin yolunu tuttu.

Birkaç adım atmıştı ki; sol taraftaki bahçede çardak altına serilmiş kilimlere oturan kalabalıktan yaşlıca kadının sesi işitildi.

-Zafer, nereye be! Bizi hiç görmüyorsun.

Başını o yöne çevirdi. Gülümseyerek, ‘’A! Dalmışım, Ayşe abla, yorgunluk.’’

Kadın, “Çok çalıştın herhalde. Gel gel, biz yabancı mıyız? Bak çayımızda var.”

İki basamaklı merdivenden inerek, bahçeye girdi. Şeftali ağacının önünden geçti. Sol taraftaki çardağa doğru yürüdü. Bütün ev halkı oradaydı. Önlerinde yiyecekler, ellerinde çaylar akşam keyfindeydiler. Ona hemen bir tahtadan sandalye getirdiler. Evin damadı da sandalye de oturuyordu. Kadın ve çocuklar kilimlerin üstündeki şiltelerdeydi. Güneşin rengi harikulade bir turuncuydu, parıldıyor ve kendine bakan gözlere sanki izin veriyordu.

Rengi güneşin ışıklarıyla nefis görünen demli bir çay koydular. Yaşlıca kadın, ’’Yorgunluğunu alır.’’ diyerek tabaktaki kurabiyeyle birlikte uzattı. O da teşekkür ederek aldı. Sonra, çaydan da bir yudum. Çayın lezzeti gerçekten nefisti. İlk yudumu içerken, içinden ‘’Bu sabahkinden de iyi geldi.’’ dedi.

Evin damadı, “İşler çok herhalde Zafer abi, fazla mesai mi?” dedi.

-Aman Ahmet hiç sorma, bugün bir kuyruklu teslim ettik. Yok, niye akşama kalmışmış, yok fazla mesai yazmazmış.

Bir yudum daha aldı çaydan, Ahmet de.

-Yazmazsa yazmasın bir saat bile tutmadı zaten, ne olur o kadar paradan.

-Niye öyle diyorsun abi, bugün bir yarın iki ayda sekiz kere kalsan, işte sana bir yevmiye.’

Bu kez büyük bir yudum aldı, çaydan ve zevkle yuttu.

-Kardeşim, para mesainin üçünde beşinde değil ki, benim büyük planlarım var. Çok büyük işler yapacağım, Ahmet. Bir icadım var ki acayip büyük iş yapacak, evvel Allah.

Yaşlıca kadın lafın arasına girdi. “Bizim minik Şahinde yapıyor? ”

-Nasıl olsun sizin Şahinde, sabah bıraktığım gibidir. Sağ olsun para diyor başka bir şey demiyor. İyi maşallah.

-He! Selam söyle. Kaç gündür görmüyorum onu da.

-Derim, derim baş üstüne.

-Kızlar doldurun bir çay daha Zafere.’’ Bardağına çay koydular, hemen.

Ahmet’e dönüp ”Ne diyorduk hah! Ahmet kardeşim, bir çöp tenekesi icat ettim ki sorma gitsin. Altın yumurtlayan çöp tenekesi .’’dedi.

Ahmet gülümseyerek “Ne icadı Zafer abi ya! Çöp tenekesi, altın yumurta mı yumurtluyor?” dedi.

Konuşulanları duyan çocuklar, gülmeye başladılar.

-Yok be! Oğlum lafın gelişi o. Çok para var bu işte.

-Neymiş bu böyle abi anlat da anlayalım.

-Yahu sende çakarsın biraz bu işlerden, bilirim iyi ustasın. Çelik sacdan, iç içe üç elekli sepeti olan ve çöpleri ayıran, değerli olan şeylerini atmayan sonra da kalanını yakan.

-Bunların hepsini birden yapan çöp tenekesi ha?

-Ya! Ahmet, Rus Matruşkaları vardır ya! İşte öyle iç içe geçecekler. Otomatik bir elek yapacağım onlara sepetleri alttan sallıcak. Bunu da bugün buldum ha. Para, bakır, alüminyum, altın başka ne varsa hepsini büyüklüğüne göre eleyecek ve atmayacak.

-Sonra kalanı nasıl yakacak abi.

-Valla Ahmet işte orası sorun ya! Onu daha halledemedim. Ama onu da halledersem çok büyük iş yapıcam Ahmet.

Zaferi dinleyen Ahmet kafasını sağa sola salladı, ardından “Ya Zafer abi sen çöpe para, bakır, altın atanı gördün mü hiç?” diye sordu.

Zafer, Ahmet’e doğru dönüp eğildi ve yavaşça “Ya Ahmet, ben geçen sene, fazla mesailerle yengene aldığım beşibiryerdeyi attım, ya! Çöpe. Valla şimdi ödüyoruz, fazladan. Zaten ondan sonra geldi aklıma bu icat.”

Ahmet birden gülmeye başladı. Güneş henüz batmamıştı.

Aytuğ Gültekin