“AH KİMSELERİN VAKTİ YOK, DURUP…”

Aydoğan Yavaşlı
AYDOĞAN YAVAŞLI

Efendim, kulunuzun Altın Kitaplar’da yayımlanan Gökyüzünü Kaybeden Şehir adlı romanından peşrevle konuyu başlığa bağlamak istiyorum izninizle. Gökyüzünü Kaybeden Şehir’de anlatılan eski ile ‘yeni’nin bir bakıma karşılaştırması, alttan alta da eleştirilmesi… Bu tartışmayı çok daha derin, hatta akademik düzlemde P. Safa’nın Fatih Harbiye’sinde ya da A. Hamdi Tanpınar’ın Huzur’unda görebilirsiniz. Çünkü Gökyüzünü Kaybeden Şehir’de kentsel dönüşümle değişen sokaklar, caddeler, kentler kadar değişen insan ilişkilerine gönderme yaparak geleneksel hayat tarzına beslenen özlem de var.

Söze böyle girmemin nedeni, geçenlerde Sombahar’da peş peşe yayımlanan iki şiiri üzerine Attilâ Aşut’tan aldığım bir elektronik posta oldu. Beğenmiştim. Beğendiğimi yorumlara eklemiştim. Çünkü gerçekten benim “İşte şiir bu!” diye döne döne okuduğum güzellikteydi. Pırıl pırıldı. Netti. Yalındı. Ne söylemek istediğini bilen birinin yazdığı çok belliydi. O basit görünümünün ardındaki geniş kültürü, aydınlık bilgi birikimini görmek için allame olmak gerekmezdi. Nitekim hep öyle değil midir; lafı gereksiz yere eğip büken, bol bol isim/sıfat tamlaması kullanarak boğan ‘metin’ler hangi tür altında çıkarlarsa çıksınlar, canımızı sıkıyorlar. Şiir söylemeyi evvel ezel çok seven bu milleti şiirden soğutmak için ellerinden geleni modernizm, postmodernizm, deneysellik, zart zurt adı arkasında yapmadılar mı?

Beğenimi açık açık söylemiş olmam toplumcu heyecanını hiçbir zaman kaybetmeyen Attilâ Aşut’u mutlu etmiş; “Bu geleneği hâlâ sürdüren var mı?” diyerek esasen bir rahatsızlığını dile getirmiş. Haklı tabii. Çok az, evet. Belki de sen-ben-bizim oğlan; hepsi bu. Oysa 80’li yılların ortalarına kadar sürüyordu bu gelenek, bu incelik, bu zarafet… Biz birbirimizin herhangi bir edebiyat dergisinde bir şiiri ya da ne bileyim, bir öyküsü, denemesi, eleştirisi falan yayımlandığında mutlu olur, ona bir biçimde ulaşır, kutlardık. O da izlenip okunduğu için mutlu olurdu. Öyle ya, marifet iltifata tâbidir.

Demek bu noktaya geldik ha! Kimse kimseyi, yani şair şairi okumuyor, öykücü öykücüyü… Okusa bile yüreklendirici iki kelam etmeyi zül görüyor, hatta görmezden geliyor, küçümsüyor. Tanpınar’ın “sükût suikastı” dediği tam da buydu işte: Görmezden, duymazdan, bilmezden gelmek. Evet, bu noktaya geldik galiba, görünen o. Çok yazık tabii. Fakat şu da var: Gerek dergilerde ve gerekse internet ortamında o kadar çok zayıf (özellikle) şiirler var ki! Onları okuduğum zaman okurların şiirden uzaklaşmalarını çok sağlıklı buluyorum. Öyle ya canım, o aptalca satırları okuyup zamanını neden boşa harcasın? Nitekim birçoğumuzun canı şiir okumak istediğinde elimiz kitaplığımızdaki ustalara gitmiyor mu?

Unutmayın, Attilâ Aşut’u siz de okuyun ve kutlayın. Hak ediyor çünkü!

Aydoğan Yavaşlı

1 Yorum

  1. Hemen girip Atilla Aşutun şiirlerinden bir tane okuyorum.🦋🥳🥳

Comments are closed.