BÖYLE BİR DÜNYADA…

Bu yazıya nereden başlayacağıma ilk kez karar vermekte zorlandım. Marifet değil ama dostlarım da bilir ki kolay yazarım, çünkü yazacaklarımı kafamın içinde önce planlarım, iş bilgisayara kalır. Fakat şu anda kafam çok karışık. Üzülüyorum. Ülkemizin ve her alanda yoksullaştırılan halkın içinde bulunduğu ortam canımı sıkıyor. Bu durum eninde sonunda aşılır ama böyle bir çağda zaman yitirdiğimizle kalacağız, ona yanıyorum.

Şu geçen Temmuz sonunda Sombahar’da nitelikli yazılarını okuduğunuz iki ‘küçük yazar’la ilk kez buluştuğumu belirtmiştim. İki buçuk saat edebiyat ve felsefe konuştuk. Gittiler. Sesleri çıkmadı sonra, bir daha arayıp sormadılar. Mektup yazıp nedenini sormama karşın yanıt bile vermediler. Halini hatırını sık sık sorduğum bir başka genç kızımızın da tıpkı küçük ruhların işlerin altında çarçabuk ezilmesi gibi yorgunluğunu bahane ederek saygı sınırlarını aşması bardağı taşıran son damla oldu. Çok garip: Birkaç kadim dostumu ayırt ederek söylüyorum, kime değer versem elimde kalıyor. Yakın çevrem bunu mizacımın “sert” ve “köşeli” olduğuna bağlıyor. Tabii ben o iki sözcüğü “ilkeli olmak” şeklinde tercüme ediyorum. Fakat konuyu kendimle sınırlamamak gerekirse gerçekten de hayata ait birçok alanda alabildiğince “amorf”, sorumluluk almayan, istikrarsız ve vefasız bir kuşaktan söz edebiliriz sanıyorum. Ne kadar doğru bilemiyorum ama ben, varsa eğer sorunu üsluplarımıza ve nezaket kurallarına uyarak konuşup tartışmanın her bakımdan daha ekonomik ve yararlı olduğunu düşünüyorum; saklanmak, sessizliğin karanlığına kaçmak hiç bana göre değil. İnanın, sapır sapır dökülüyorlar. C. Yücel’e ait olmayan saçmalıkları onun imzasıyla paylaşan bazı eski öğretmen meslektaşlarımı uyardığım anda benle arkadaşlıklarına son veriyorlar. Hele yazdıklarında çok ciddi dil, yazım ve anlatım yanlışlarını işaret edip eleştirdiğim -özellikle Türkçe öğretmeni- arkadaşlarımın sayısını söylesem şaşar kalırsınız.

Kaçtır rastlıyorum: Beğenerek izlediğim, ilginç yazılara rastladığım bir internet sitesinde şöyle bir başlık görüyorum: Nasıl Yazar Oldum? Nasıl yazar olanların birçoğunu, hatta neredeyse tamamını tanımamış olmak benim eksiğim mi, bilemedim. O başlığı ne zaman görsem Montaigne’in “En iyi işçi nasıl iş gördüğünü anlatamayan işçidir” sözünü anımsarım. Besbelli ki nasıl yazar olduklarını onlara site yönetimi soruyor, onlar da anlatıyorlar; böyleyken böyle, şöyleyken şöyle, diye. Doğrusu bana biraz garip, dahası tuhaf geliyor. Hiç kuşkusuz “yazar” sıfatını gerçekten hak edenlerin bir geçmişi var ve sorulduğunda onlar da anlatabilirler. Ama yazıp yayımlamanın henüz çok başlarında olan genç arkadaşların kendilerine nasıl yazar oldukları sorulduğunda alelacele ve fazlasıyla ciddiye alıp yanıtlama rüzgârına kapılmaları… Ne bileyim, beni şaşırtıyor, hayrete düşürüyor. Ben olsam o kadar acele etmezdim. Hâlâ da öyle ya…

Aydoğan Yavaşlı
Latest posts by Aydoğan Yavaşlı (see all)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir