BUYUR  BURDAN  YAK

RIZA ASLAN
      RIZA ASLAN

Böyle sıcak bir ağustos o güne kadar belki de hiç yaşanmamıştı. Nem oranının en düşük olduğu yörelerden biri diye bilinen Milas/Yavankuyu’dayız. Harika bir deniz, hemen yanında çam ormanı. Rüzgârlı havalarda geceleri bir ıslık senfonisi. Doğanın bestelediği bir senfoni. Rüzgâr mı çam ağaçları mıydı bu ıslığı çalan bu besteyi seslendiren  neydi?  Yan  flüte  can veren nefesin değeri nasıl bilinmiyorsa rüzgârın değeri de bilinmiyordu. Oysa bu bir bütünleşmeydi. Rüzgârsız bir orman, ormansız bir rüzgâr bir hiç olmanın bilincindeydi gören gözler için.

Hele o orman içindeki patika yoldan Haydar Koy’a yaptığım sabah yürüyüşlerinde bana eşlik eden kuş sesleri. Hoş geldin, hoş geldin dediklerinden kesinlikle emindim. Yaşamın anlamı, yaşadığımın anlamı buydu. Duyuyordum, görüyordum, iyot ve çam kokuları eşliğinde kimi zaman zeytin ağaçlarına dokunuyordum. Yürüyordum, ciğerlerime dolan oksijeni şiirle karıştırıp doğaya salıyordum. Doğa şiirin dizeleri idi, yaşadığının farkına varan ben de doğanın bir parçasıydım. Kalan ömrümü şiirleştirmeye çalışıyordum. Okuyor, yazıyor, her şeyi daha yakından tanımaya çalışıyordum. En önemlisi kendimi sürekli yenilemeye çalışıyordum.

Yaklaşık bir saatlik bir yürüyüşten sonra sahildeki çay bahçesine uğruyor iki bardak çay içip dinleniyordum.

Çay bahçesini birkaç yıldır Hulusi Bey işletiyordu. Eşi Saniye Hanım ve iki kızı ile. Ailecek kaldırıyorlardı işletmenin ağır yükünü. Saniye hanımın kitaplarımdan haberi vardı. Birkaç tanesini okumuş bana da bazı bölümlerle ilgili sorular sormuştu. Lise mezunu idi. Öğrenmeye aç bir lise mezunu.

Birgün yine sabah yürüyüşü sonrası çay bahçesinde otururken Saniye Hanım iki bardak çayla geldi yanıma. Biraz sohbet ettikten sonra:

-Abi sana bir şey soracağım, sen bilirsin bana bir yol söyle.

-Nedir, söyle dedim.

-Abi ben kişilerin adlarını çok çabuk unutuyorum. Bu yüzden de bazen çok mahcup oluyorum. Ne yapmalıyım ki unutmayayım?

Ben yine kitaplarla ilgili bir konu hakkında konuşacak diye beklerken bambaşka bir konu ortaya koymuştu. Çayımdan bir yudum aldım demin tadını damağımda hissettikten sonra.

-Şöyle bir şey deneyebilirsin. Kişinin adını öğrenir öğrenmez o adla ilgili bir çağrışım noktası bulmaya çalış. Bir daha karşılaştığında adını anımsayamadığın zaman hangi sözcükle çağrışım kurmuştun o çağrışımı anımsarsın oradan da adını çıkarırsın.

-Nasıl yani, anlayamadım.

-Bak senin adın Saniye değil mi?

-Evet.

-Diyelim ki ben senle tanıştım. Adını öğrendim Saniye. Şöyle düşünebilirim adını unuttuğumda anımsayabilmek için. Saniye bana dakikayı, saati anımsatmaz mı ?  O zaman bu bağlantıyı seninle her karşılaştığımda düşünür ve adını da hiç unutmam. Anlaşıldı mı?

Dalıp gitmişti Saniye Hanım. Gözleri denize uzanmış. Dalgalar ve düşüncelerle iç içeydi. Kısa bir aradan sonra:

-Bir örnek daha versen.

-Tabii.

Benim adım Rıza değil mi?

-Evet.

-Peki, nasıl bir bağlantı kurabilirsin anımsayabilmek için?

-Bilmem.

-Bak şöyle bir bağlantı kurabilirsin. Atatürk’ün babasının adı Ali Rıza. Bunu anımsar buradan da benim adımı anımsarsın.

Bir an yine dalıp giden  Saniye Hanım  :

-İYİ DE BEN ATATÜRK’ÜN BABASININ ADINI DA UNUTUYORUM.

Rıza ASLAN