ÇANKIRI, ÇERKEŞ, YONCALI KÖYÜ /  DEMET KURT GÜNGÖR

YONCALANMIŞ PATİKALARDA…

 “Yonca kokuyordu evren.”
Pablo Neruda

Sabahın erken saatlerinde çöp kamyonunun sesi ile uyandım. Bir önceki günün artıklarını şehirden uzaklaştırma telaşı içindeydiler. Kent yaşamında artıklar her geçen gün artıyor, çöp yığınları geniş bir alana yayılıyor. Dünya’da sürekli çöp püskürten bir metropolde yaşıyorum.

Yazılarım bir dizi zaman denklemi. Doğadan aldığım ders notları. Yıllardır aynı tarifeyle, aynı yerlere gidip geliyor insanlar. Şimdi gelecekten gizemli sikkeler çıkarma vakti. Yol Arkadaşım Trekking Grubu ile Ankara’ya yakın ama az kişinin bildiği bir yere doğru yola çıkıyoruz. Rota, Çankırı-Çerkeş’e bağlı Yoncalı köyü mevkii. Yoncalı’nın ilk ismi Ağayoncalı’ymış. Sonra Ağa Köy ve Yoncalı olarak ayrılmış. Çayırlık alanların çokluğundan ve yonca bitkisi bolca olduğundan Yoncalı ismi aldığı söylenir. “ Şimdi dört yapraklı bir yoncayı kokluyorum ben/ Eski düşüncelerin gömütünde boy atmış yonca…” , Ferruhzad gibi yonca koklamaya gidiyorum. Evliya Çelebi ise Seyahatname’ sinde Çerkeş’ten “ Çerkeş Kengiri toprağında subaşılıktır. 150 akçalık kazadır. Yeniçeri serdarı, sipahi kethüda yeri vardır. Şehir bir bayır dibinde olup 300haneli bir camii, bir hamamlı, 40-50 dükkanlı beldeciktir.” diye bahseder.

Yoncalı köyü

Şehirde rahatsız eden düşünceler beynime üşüştüğünde bunları farklı bir görüntü ile değiştirmeyi doğadan öğrendim. “Bir yoncayla bir arı, yaratır en güzel çayırı. Bir yonca, bir arı, bir de insanın hülyaları. Olmasa da arı, elverir insanın rüyaları.” diyen Behramoğlu gibi hülyalı bir yoldayım. Bir göl kıyısında sabah çayımızı içtikten sonra yola düşüyoruz.

Ağaçlarla taçlanmış tepeleri, uzun ağaç sıralarının oluşturduğu patikaları geçiyoruz. Gökyüzünün altın huzmeli ışığı altında renkler yumuşamış. Yonca kokulu bir rüzgar yanağımı okşuyor yavaşça. Toprak ve yonca kokusunu hissediyorum yürürken. Şehir artıklarının izi siliniyor usumdan. Küçük kuşların neşeli cıvıltıları yol arkadaşım oluyor. Seyyahlar bilir, papatya dolu çayırlarda zamanın hiç geçmediği duygusuna kapılır insan. Kuytu ormanın derinliklerine dalarken bitkin bir hayalperest gibi iç çekiyorum. Bilinmeyen bir müziğin sesini duyduğumda, bunun kulaklarımda çınlayan kalbimin sesi olduğunu anlıyorum. Dünyanın merkezine yakın bir yerde yürüyorum.

Yoncalı köyü merası

Öğle saatlerinde kısa boynuzlu ineklerin otladığı bir alanda mola veriyoruz. İki çeşmeden birini gösteriyor çoban. Diğerinden su içilmez, diyor. Buz gibi dağ suyu içerken hücrelerimizi serinletiyor. Türk kültüründeki Ayaz Ata geleneğine göre köy gençleri toplanır; üç genç, çoban , yüzü kara boyalı genç ve gelin kılığına girerek kapı kapı dolaşırlarmış. Türkler’ deki Sayacı geleneğine göre yıl dönümünün kutlamasıymış bu. İlk koyunun doğurması ile bu döngünün başladığına inanılırmış. Doğadaki mucizeleri, seyyahlara çobanların gösterdiği söylenir. Otlaklar değişir, mevsimler bir öncekine benzemez… İneklerin toynaklarından bulutlar akarken otlağı terk ederek yürümeye başladık.

Bir süre aynı tür olan iki kelebeğin peşinden koştum. Çift olarak uçuyorlar, aynı çiçeğe birlikte konuyorlardı. Ama ben yaklaşınca o zarif kanatlarını açıp başka bir çiçeğe gidiyorlardı. Bir türlü fotoğraflayamadım. Eski sevdalar o iki kelebeğin kanatlarındaki renklerdeydi. Çiçeklerin serpiştirildiği ormanda Şimdi Ülkesi’nde yaşıyorum. Hafızam yok, kuşlar şakıyor. Ormandaki huzurun kokusunu, tadını alıyor hücrelerimiz. Patikalardaki yeşil kalan dikenli çalılar, dağınık ot öbeklerinden sonra Yoncalı köyü göründü ufukta. Semaverden gelen çayın kokusu parkurun bittiğinin habercisiydi.

Birhan Keskin’in “Yeşil bir çayır hayali okşasındı yeterdi, onları / Çok şey değildi istediğim, akşamları eski bir ninniye / koysunlardı başlarını..” yastığına koyuyorum başımı. İçimdeki müziğin sesi devam ediyor. Hâlâ vücudum bir orgmuş, akciğerlerim ise körükmüş gibi müzik yapıyor. Yeni rotalarda, başka notalarda çınlamak üzere…

sombahar.com/cankiri-cerkes-yoncali-koyu-demet-kurt-gungor