DEVRİMCİ GENÇLİĞİN KUTUPYILDIZI: HARUN KARADENİZ

Attilla Aşut Yazıları
   Attila Aşut

En sonda diyeceğimi başta söyleyeyim de öfkem yatışsın, yüreğimdeki isyan durulsun biraz:

Ülkemizin en yiğit, en yurtsever, en bilinçli devrimcilerinden Harun Karadeniz’i, “12 Mart faşizmi” bile bile ve göz göre göre öldürmüştür!
Bu, sıradan bir ölüm değildir, tasarlanmış bir cinayettir!
Kanıt mı istiyorsunuz? Buyurun:

Harun, Maltepe ve Davutpaşa cezaevlerinden sonra Ankara’da tutukludur. Eşi Hülya, 1972 yılı sonbaharında İstanbul Sıkıyönetim Adli Müşaviri’ne çıkar ve “Kocamı hangi suçla tutuyorsunuz? Sağlığı iyi değil, hayati tehlike söz konusu” der.

Adli Müşavir’in yanıtı, insanın kanını donduracak türdendir:

Harun Karadeniz
                     Harun Karadeniz

“O eline silah almadı, eğer eline silah alsaydı işini bitirmek çok kolaydı. O bizim için eline silah alanlardan daha tehlikeli. Onun için de ölsün istiyoruz…”
 
Hastalığın gün gün ilerlemesine, “ölümcül tehlike” uyarısı içeren on bir adet sağlık raporuna, “yurtdışında hemen tedavi edilmesi gerekir” diyen uzmanların görüşüne karşın, dönemin sıkıyönetim savcıları ve yargıçları, salıvermek şöyle dursun, bir cezaevinden ötekine gönderdiler onu. Tahliye istemleri sudan gerekçelerle sürekli olarak reddedildi. Yurtiçi ve yurtdışı onca sağlık kurumunun bilimsel raporları göz ardı edildi, tutuklunun yaşamsal sağlık sorunu ciddiye alınmadı. Oysa Harun Karadeniz, savunmalarında ve çeşitli dilekçelerinde, olacakları önceden açık açık anlatmış, yaklaşan tehlikeyi haber vermiş, dönemin sorumlularını tarih önünde uyarmıştı… Ama tıpkı bugün olduğu gibi, o günlerde de kulaklar sağır, vicdanlar kilitliydi! Gözleri bağlı “Adalet Hanım”, Harun’un çığlığını hiç duymadı!

Belgesiz, kanıtsız, tutarsız, dayanaksız iddianameler hazırlamıştı askeri savcılar. Bazen “Gizli TKP örgütü kurmak”, bazen “Dev-Genç yöneticisi olmak”la suçluyorlardı onu. Hepsi uydurmaydı, gerçek dışıydı! O yüzden de Harun Karadeniz, mahkemede “safsataname” diyerek alay etmişti bu iddianamelerle!

'Gizli TKP' davasında Sabahattin Eyuboğlu ve onlarca aydınla yargılandı.
‘Gizli TKP’ davasında Sabahattin Eyuboğlu ve onlarca aydınla yargılandı.

PASAPORT ENGELİ

Tüm karalama çabalarına karşın bir şey tutturamayınca, aylar sonra salıvermek zorunda kaldılar Harun’u. Ama bu kez de pasaport için tam on sekiz ay oyaladılar! Tabii, bu arada hastalık hızla ilerliyordu. Harun’un sağlık açısından en kritik günleri, sağaltımla değil, yönetimin hukuk ve insanlık dışı uygulamalarını aşmak için verdiği yıpratıcı uğraşlarla geçti. Pasaport engeli, basının da konuya el atmasıyla, ancak 1973 yılının Aralık ayında aşılabildi. Ne var ki artık iş işten geçmiş, Harun Karadeniz’in sağ kolunu kemiren habis tümör, geri dönüşü olmayan bir sürece girmişti…

İngiltere’de hekimler “kolun kesilecek” dediklerinde, bunu büyük bir direngenlikle karşılamış; umudunu ve yaşama sevincini yitirmeden, Ne yapalım, bu kol bizimle buraya kadar geldi, daha ileri gitmiyor. Ama biz buradan daha ileri gideceğiz” demişti. Sağ kolunun kendisine ihanet ettiğini düşünse de vücudunun geri kalan bölümüyle devrimci savaşımı sürdürmeye kararlıydı…

Ne yazık ki ancak bir buçuk yıl kadar sürebildi onun kanserle dişe diş savaşı. Kolunun kesilmesi de Harun’u yaşatmaya yetmemişti. Hastalık yayılmış, ışın sağaltımı sonuç vermemişti. Hekimler, “Elimizden başka bir şey gelmiyor, isterseniz ülkenize dönün” dediklerinde durumun ciddiyetini kavramış, ama yine de paniğe kapılmamıştı. Dört haftalık ömür biçmişlerdi ona.

Gerçekten de Harun’u Londra’dan Türkiye’ye uğurladığımız 11 Temmuz 1975 tarihinden yaklaşık bir ay sonra ölüm haberi geldi. Henüz 33 yaşındaydı. Gelecek için büyük düşleri, tasarıları vardı. Yaşamının baharında, gencecik bir fidan olarak ayrıldı aramızdan…

İŞÇİ SINIFI DEVRİMCİSİYDİ  

Harun Karadeniz, soyadı gibi, Karadenizliydi. 1942 yılında Giresun’un Alucra ilçesine bağlı Armutlu köyünde, yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmişti. İlkokulu Alucra’da, ortaokulu Bulancak’ta, liseyi Samsun’da okumuştu. 1962’de İTÜ İnşaat Fakültesi’ne girmiş, İTÜ Öğrenci Birliği Başkanlığı yapmıştı. Birçok devrimci eylemin örgütleyicisiydi. TİP’in etkinliklerinde, işçi ve köylü direnişlerinde yer almıştı. Petrol ve madenlerin millileştirilmesi kampanyaları; Ortak Pazar’a, yabancı sermayeye karşı yürüyüşler; “NATO’ya Hayır”, “6. Filo Defol!” mitingleri; hepsi de Harun Karadeniz’in içinde yer aldığı, başını çektiği kitlesel eylemlerdi.

İstanbul-Ankara arasında gerçekleştirilen “Özel Okullar Devletleştirilsin”, İzmit’ten İstanbul’a yapılan “Montaj Sanayiine Hayır” yürüyüşleri, Gebze’de Tütün Mitingi… Grevler, boykotlar, fabrika işgalleri… Bütün bu eylemler, onun siyasal bilincinde köklü değişimlere yol açtı.

Harun Karadeniz, bir eylemde elinde magafon, kitleye sesleniyor.
Harun Karadeniz, bir eylemde elinde magafon, kitleye sesleniyor.

Harun Karadeniz, sosyalist bilince ulaşma sürecini şöyle açıklıyor:

“1960 sonrasında biz, hürriyet olursa kalkınırız sanıyorduk. 1964-1965 yıllarına kadar gördük ki, kalkınma soyut bir hürriyet sorunu değil, ekonomik bir sorundur. Ekonomik sorunların üzerine yürüdük. Hangi ekonomik sorunu incelediysek, birtakım çıkar grupları ve sömürü olayıyla karşılaştık. Sömürüye karşı aldığımız tavır ise bizi önce antiemperyalist, sonra antikapitalist ve daha sonra da sosyalist bir çizgiye doğal olarak getirdi.”

İstanbul Teknik Üniversitesi Öğrenci Birliği’nin 22. Dönem Çalışma Raporu (1969), büyük ölçüde onun kaleminden çıkmıştır. Kitapçık olarak da basılan raporun özgün başlığı, Harun Karadeniz’in adeta sloganlaşmış bir sözüdür: “Gençliği ülke sorunlarıyla ilgilenmeyen bir ulusun sonu gelmiş demektir”.

 “KAPİTALSİZ KAPİTALİSTLER”

Harun Karadeniz, emekçi halk yığınlarının kapitalizmi benimsemesindeki derin çelişkiyi, bu kesimin örgütsüz ve bilinçsiz olmasına bağlamış ve kapital sahibi olmadıkları halde kapitalizmi savunanları, “Kapitalsiz Kapitalistler adını verdiği broşürüyle uyarmaya çalışmıştı.

Karadeniz, hem öğrenen, hem öğreten bir aydındı. Öğrenmenin, çift yönlü bir süreç olduğunu genç yaşta kavramıştı. Eğitimin üretim için yapılmasını istemiş, “İlkokuldan üniversiteye eğitimde devrim” diyerek yollara düşmüştü. “Ne için, kim için eğitim?” sorusunu sürekli gündemde tutarak eğitimin sınıfsal niteliğini bilince çıkarmaya çalışmıştı. Onu öbür devrimci gençlik önderlerinden ayıran en temel özellik, gençliğin savaşımı ile işçi sınıfının savaşımını birlikte yürütme çabasıydı. Gençlik hareketlerinin sınıf hareketinden bağımsız olamayacağı görüşünü savunmuş, öğrenci eylemlerini emekçilerle buluşturmaya büyük özen göstermişti.

O, katıksız bir “işçi sınıfı devrimcisi”ydi. Yan yollara hiç sapmadı, kestirme çözümlere yüz vermedi…

SON GÜNLERİNİN TANIĞIYIM

12 Mart sonrasında ben de yurtdışına çıkmıştım. Bir tür siyasal sürgündüm. Harun Karadeniz’in sağaltım için ikinci kez İngiltere’ye geldiği günlerde ben de oradaydım. İngiltere Türkiyeli İlericiler Birliği’ndeki (İTİB) arkadaşlarla kendisini hiç yanız bırakmadık…

Harun Karadeniz’in son günleri, büyük ölçüde Londra’da geçti. Çünkü kritik aşamadaki tedavi sürecini artık İngiltere’deki hekimler yürütüyordu. Ama müdahalede çok geç kalındığı için onların da yapabileceği fazla bir şey kalmamıştı. Hiç umut vermeden, bekleyip görmemiz gerektiğini söylüyorlardı bize…

Harun, kendini iyi hissettiği zamanlar İTİB’in Londra’daki etkinliklerine katılıyordu. Onu böyle canlı ve coşkulu tartışma ortamlarında görmek bizleri sevindiriyordu. Ne yazık ki uzun sürmedi sevincimiz. Kolu kesildikten sonra sağlığı iyice bozuldu. Artık evden pek çıkamıyordu. Durumun ayırdında olarak soluk soluğa bir çalışmanın içine girmişti. Acılı yaşamından geriye bir şeyler bırakmak istiyordu. Adeta zamanla yarışıyor, bütün gün, ağrıları izin verdiği ölçüde yaşadıklarını kâğıda dökmeye çabalıyordu. Son günlerde buna da gücü yetmeyince, Yaşamımdan Acı Dilimleri parça parça teybe okumaya başlamıştı. Acelesi vardı. Sanki ölümün elinden bir şeyleri kurtarmaya çalışıyordu. O okuyor, konuşuyor, sevgili eşi ve can yoldaşı Hülya kardeşimiz bunları daha sonra yazıya geçiriyordu…

“ARTIK ÖLSEM DE GAM YEMEM!”

Bir gün İTİB’den birkaç arkadaşla ziyaretine gittik. Yatağında, yine anıları üzerinde harıl harıl çalışırken bulduk onu. Sanki ölümcül sayrılığın pençesinde son günlerini yaşayan adam o değildi! Her zamanki güler yüzüyle karşıladı bizi, oturmamız için yer gösterdi. Üzüntülü olduğumuzu görünce de espriler yaparak havayı dağıtmaya, ortamı ısıtmaya çalıştı. O günlerde ABD, askerlerini Vietnam’dan çekme kararı almıştı. Vietnam Savaşı’na karşı Londra’da az gösteri yapmamış, barış nöbetleri tutmamıştık! Harun, söyleşimizi umutlu bir ortama taşımak için sözü hemen bu olaya getirdi ve -hiç unutmam- aynen şöyle dedi:

“Vietnam’da Amerikan emperyalizminin yenildiğini gördüm ya, artık ölsem de gam yemem!”

Ölüme giderken bile inanılmaz bir iyimserlik duygusu içindeydi.

Harun Karadeniz’in bu sözü, bana Che Guevara’nın bir zamanlar dilimizden hiç düşürmediğimiz o ünlü “veda” seslenişini anımsatmıştı:

“Ölüm nereden ve nasıl gelirse gelsin, savaş sloganımız kulaktan kulağa yayılacaksa, silahlarımız elden ele geçecekse ve başkaları yeni savaş ve zafer naralarıyla ve de mitralyöz sesleriyle cenazemizde ağıt yakacaksa; ölüm hoş geldi sefa geldi.”

 Sonra onu Heathrow Havaalanı’ndan Türkiye’ye yolcu edişimizi anımsıyorum… Hepimizi kucaklayıp sıkıca sarılmış ve teşekkür etmişti. Hüzünlü bir veda töreniydi. Lamı cimi yok, düpedüz ölüme gönderiyorduk yoldaşımızı. Bir daha görüşemeyecek, sesini duyamayacaktık! Yine de acımızı içimize gömerek üzüntümüzü belli etmemeye çalıştık elimizden geldiğince…

Uçak havalanırken son kez el salladık ardından.

Elini uzatıyorsun bir dağ yamacında bir kolun kesik
Bir mermi daha sürüyorsun ve basıyorsun tetiğe
Ölüm de tükenmiş ölümsüzlük de…” (Refik Durbaş)

* * *

Harun Karadeniz, Türkiye devrimci gençlik hareketinin kutupyıldızlarından biriydi.

O, “elinde bir nar çiçeği, devrim için uzun yürüyüşünü sürdürüyor hâlâ…

Işığı hep üstümüzde olacak…

ATTİLA AŞUT
Latest posts by ATTİLA AŞUT (see all)

1 Yorum

  1. Tütün mitingi, Gebze’de degil, Gerze’de yapılmıştı. O mitingde, sigara paketini buruşturarak, bu tütündür demişti. (fotografı var)9

Comments are closed.