DEVRİMCİLERİN “EMMİ”Sİ: MUSA UYSAL

Attilla Aşut Yazıları
    ATTİLA AŞUT

Emmi, halk dilinde “amca”nın karşılığıdır, ama “amca”dan daha sıcak bir sözcüktür…

Musa Uysal’a “Emmi” lakabını kim, ne zaman takmıştı?

Bu soruyu kendisine sorduğumda demişti ki:

“1970’lerin başında ben TÖB-DER’de yöneticiydim.  O yıllarda Nâzım Hikmet’in kız kardeşi Samiye Hanım (Yaltırım) ve eşi Seyda Bey Ankara’da oturuyorlardı. Bu ailenin yakın dostu olan arkadaşım Aydın Aydemir’le sık sık Yaltırım’ların Sıhhiye’deki evlerine giderdik. Samiye Hanım bize güzel sofralar kurardı. Belki çok şaşıracaksın ama ben ‘cahiliye dönemi’mde komünizmin ve Nâzım’ın amansız düşmanıydım! Öyle ki, elime silah alıp Nâzım’ı öldürmeyi düşündüğüm bile olmuştur! Çünkü komünistleri ‘vatan haini’ sanırdım! Ama sonraları bilinçlenip Nâzım’ı tanıyınca kendimden utandım. Üstelik yıllar sonra Nâzım’ın kız kardeşiyle dost olduk. Biliyorsun, bir zamanlar TRT radyolarında ‘Ocakbaşı’ diye bir izlence vardı. Köye, köylüye yönelik bir yayındı. Ünlü izlencenin baş kişisi ise ‘Musa Emmi’ idi. İşte Samiye Hanım oradan esinlenerek bana ilk günden ‘Emmi’ demeye başladı. Bir gün TÖB-DER Genel Merkezi’ne beni ziyarete geldiğinde, oradaki arkadaşlara, Musa Emmi ile görüşeceğim’ demiş. Arkadaşların duraksadığını görünce de adımı söylemiş. O günden sonra öğretmenler arasında adımız ‘Musa Emmi’ olup çıktı! Hatta çoğu zaman adımı bile belirtmez arkadaşlar, yalnızca ‘Emmi’ demekle yetinirler… Ben de artık benimsedim emmiliği!”

Musa Uysal (Emmi)

Bu lakap Musa Hoca’ya gerçekten de çok yakışmıştı. Kendisinin de belirttiği gibi, zamanla gerçek soyadı unutulmuş, Emmi sözcüğü adeta soyadının yerini almıştı. “Musa Uysal” dendiğinde belki ilk ağızda anımsamayanlar çıkabilir. Ama “Musa Emmi”yi öğretmenler arasında ve sosyalist çevrelerde tanımayan yoktur.

Musa Uysal’ın durumu bu açıdan Hamdi Konur’unkine çok benziyor.  Çünkü ona da arkadaşları genellikle “Hamdi Hoca diye seslenirdi. Musa Uysal da Bir Aydınlık Ağacı adlı yapıtında belirtiyor bunu:

Hamdi Konur’a hiç Hamdi Öğretmen demedik. Hamdi isminin yanı başındaki ‘Hoca’ sözcüğü, ta ötelerden getirdiği soyadı gibiydi.”

Demek ki eskinin kıdemli öğretmenleri arasında böyle bir gelenek varmış. Birbirlerine seslenirken, adlarının yanına onurlandırıcı bir sözcük eklemeyi seviyorlarmış. Tıpkı Musa’nın yanına “Emmi”yi koymaları gibi…

Hamdi Hoca, can dostu ve yakın köylüsü Musa Uysal’a genellikle, İmanına yandığımın Emmi’si!” diye takılırmış. Musa Emmi de ona, solcu olmadan önce komünist bellediklerine savurduğu küfürlerden söz edermiş! Hamdi Hoca’nın yanıtı ise şöyle olurmuş: “Öyleyse bunun kefaretini ödemek için çok çalışacaksın!”

O da bu öğüde uyarak gerçekten çok çalışmış ve öğretmen hareketinin en saygın önderlerinden biri olmuştu…

NEREDEN NEREYE

Musa Emmi’de öykü çok!

Her fırsatta, “Beni komünist yapan Tevfik İleri’dir!” der ve ardından tatlı tatlı anlatırdı yaşamındaki bu köklü değişimin öyküsünü… Söylemeye gerek yok, Tevfik İleri, Demokrat Parti döneminin ünlü Milli Eğitim Bakanı’dır ve köy enstitülerinin düşmanıdır…

Yine bir gün, köy enstitülerinin kuruluş yıldönümü yemeğinde Mahmut Makal’a anlatıyormuş anılarını. Onu merakla dinleyen Makal’ın eşi Naciye Hanım, “Yahu Hocam, siz de nereden nereye!” diye belirtmiş şaşkınlığını. Sonra da eklemiş: “Bu anıları mutlaka yazıp kitaplaştırın. Adını da ‘Nereden Nereye’ koyun! Anlattıklarınızı en güzel bu iki sözcük özetliyor.”                                                          

Musa Uysal’ın 1993 yılında Ardıç Yayınları’ndan çıkan anı kitabının adı gerçekten de Naciye Makal’ın önerdiği gibi Nereden Nereye olmuş…

Onca birikimine, deneyimine karşın hep alçakgönüllü kalmayı bilmişti Musa Uysal. Kitap yazmaya da 65 yaşında, dostlarının zorlamasıyla başlamıştı. Yazmanın güçlüğünü ise şöyle anlatmıştı: “Kitap yazmaya karar vermek zor oldu benim için. Savaşa girmekten daha zor…”

 Ama iyi ki yazmaya başlamış! Kitaplarını okuyanlar, onun ne renkli bir kalemi olduğunu görerek şaşırmışlar ve yazı dünyasına bu denli gecikerek girmesine hayıflanmışlardır. Ülkeyi yakından tanımanın, sürekli halkla iç içe yaşamanın ve köy enstitüleri damarından beslenmiş olmanın bütün olumlu izlerini taşıyordu yazdıkları. Olayları öykülemedeki yeteneğine hayran kalmamak elde değildir! Halkın kültürü, gelenekleri, yaşam biçimi, şakaları, onun anlatımına bir başka tat, bir başka içtenlik katmıştır. Anlatım biçimi, bilgelikle ustalığın buluştuğu bir noktadır.

Kendisi gibi bir “aydınlanma çınarı” olan opera sanatçısı ve çevirmen Hamdi Konur, “Emmi”nin en yakın dostlarından biridir. Onun ölümünden sonra kaleme aldığı “Bir Aydınlık Ağacı: Hamdi Konur” adlı kitap, Musa Uysal’ın hem vefa duygusunu hem yazarlık gücünü ortaya koyan bir çalışmadır. Bu kitabın devamı niteliğindeki “Sokakta Sözleşmiştik”, Uysal’ın cezaevi anılarını içerir. Ayrıca Üç Atlı romanındaki destansı anlatımını, Tıkı ve Sefure”deki güçlü gözlemciliğini de unutmamak gerekir. Musa Emmi’nin kitaplarında capcanlı, sahici insan portreleriyle karşılaşırız. Kahramanlarının hiçbirini yadırgamaz, hatta çoğunu tanıdık buluruz. Sonra da “Bunca ayrıntıyı, bunca zengin insan malzemesini nasıl biriktirmiş dağarcığında?” diye şaşar kalırız!

NASIL UNUTULUR?

Musa Uysal, Çerkez kökenli bir ailenin çocuğu olarak 26 Mart 1926’da Çorum’un Mecitözü ilçesine bağlı Devletoğlan köyünde dünyaya gelmiştir. Ataları Kafkasya’dan Türkiye’ye göç ettiğinde, dedesi “Çerkes Ali” henüz on dört yaşındaymış. Musa Emmi, onun ve “ebe”sinin anlattığı hüzünlü göç öyküleriyle büyümüştür. Babası, dedesi, hatta dedesinin babası hep hocaymış. Bu yüzden de henüz ilkokula başlamadan sıkı bir din eğitimi almış. Kuran okumayı, Tecvit’i, Mızraklı İlmihal’i, Ayetel Kürsi’yi sular seller gibi öğrenmiş. Dedesi, onun da hoca olmasını istiyormuş. Ama dönem, Cumhuriyet dönemi! Yoksul kır çocuklarını karanlıktan aydınlığa çıkarmak için Anadolu’da köy enstitüleri açılmış. Ülkede yeni bir eğitim seferberliği başlatılmış…

İşte o günlerde bir öğretmeni önayak olur ve Musa Uysal, ilkokuldan sonra Gölköy (Kastamonu) Köy Enstitüsü’ne gönderilir. 1945 yılında okulu bitirince, ilk görev yeri olarak kendi köyüne atanır. “Taştan çamurdan yapılmış, üstü kireçle sıvanmış iki derslikli bir okul”dur burası… Önce kendi ailesinden başlayarak, eğitim çağındaki tüm kız çocuklarını okula yazdırır. O günleri anlatırken, “Devamı sağlamak için hiç yasal yola başvurmadım. Ama devamsız öğrencim de kalmadı” der. Halkı kazanarak iş görmek onun temel felsefesiydi. Aralarından çıktığı yalınayak, başı kabak insanlara hiç yukardan bakmamıştır…

Ülkenin değişik yörelerinde öğretmen olarak çalışmış, devletten hep köstek görse de her gittiği yerde halkın ve öğrencilerin sevgisini kazanmıştı. Toplumsal kurtuluşun tek başına değil örgütlü savaşımla gerçekleşeceğine inandığından, Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) ve TÖB-DER’in kuruluşunda yer almış, bu kuruluşlarda yöneticilik yapmıştı.

Düşüncelerinden ve eylemlerinden dolayı sürekli izlenmiş, kovuşturmaya uğramış, tutuklanmış, sürgün edilmişti. Hem 12 Mart hem 12 Eylül darbesinde gizli örgüt kurmak”tan yargılanmış, uzun süre hapis yatmıştı. Bütün bu olayların trajikomik öykülerini, Nereden Nereye” adlı otobiyografik denemesinde ve Mayıs 2008’de Didim’de yaşamına son veren hapishane arkadaşı Aydın Aydemir’in “Nasıl Unutulur?” adlı anı kitabında bulabilirsiniz.

Musa Uysal, Niyazi Altunya, Ali Bozkurt, Ali Rıza Türkdönmez (16 Ekim 2005)

SOSYALİSTLERİN SEVGİLİ EMMİ’Sİ

Musa Uysal, Türkiye öğretmen hareketinin tüm aşamalarında yer almış örgütçü bir eğitimciydi. Özverili, alçakgönüllü, sevecen kişiliğiyle yalnızca öğretmenlerin değil tüm devrimcilerin, ilericilerin, sosyalistlerin “Sevgili Emmi”si olmuştu. Soyadı gibi “uysal” ve çelebi bir adamdı; karıncayı bile incitmekten sakınırdı. Dostluğuna sonuna dek güvenebilirdiniz. Yağcılardan nefret ederdi. Görev ve gönül adamıydı; inandığı işe gözü kara girer, disiplinli çalışmayı önemser, ama katı kuralcı olmamaya özen gösterirdi.

Çerkes kökenliydi, köklerine duyarlıydı; ancak etnik ayırımcılığın karşısındaydı. “Halkların kardeşliği”ni savunur, soyla sopla uğraşanlara iyi gözle bakmazdı.

Barış savaşçısıydı. “Güçlülerin güçsüzleri ezdiği bir dünyada yaşıyoruz der, bu adaletsiz düzenin değişmesi için var gücüyle savaşmaktan geri durmazdı. Onu, 1991 yılındaki Körfez Savaşı sırasında Ankara Garı’ndan Adana’ya hareket eden “Barış Treninde görmek nasıl da duygulandırmıştı beni! Yanında Mustafa Ekmekçi ve Hamdi Konur vardı… Türkiyeli barışseverler birlik olmuş, İncirlik Üssü’nün ABD uçaklarınca Irak’a karşı kullanılmasını protesto etmeye gidiyorlardı. Barışın yolu uzun, yaşam kısaydı… Ekmekçi de Hamdi Konur da Musa Uysal da artık aramızda değil. Irak ise hâlâ işgal altında… Ama direniş sürüyor… Kazanan, eninde sonunda mazlum Irak halkı olacak…

“KOMÜNİST İNSAN TİPİ”

2006 yılında Ankara’daki bir anma toplantısında kavga arkadaşı Fakir Baykurt’u anlatırken yürek çarpıntısına yakalanmış, yoğun bakımda on gün ölümle pençeleşmiş, ama kişiliğinin ayrılmaz bir parçası olan hınzırca ironisi ve inanılmaz direnciyle bu vartayı da atlatmayı bilmişti. O günlerde, geçmiş olsun demek için aradığımda, olayın büyütülmemesini istemiş, ölümden korkmanın saçmalığına dikkat çekmiş, “Telaşa gerek yok! Sırası gelen gidecek, bu bir doğa yasasıdır!” demişti. Materyalist dünya görüşü, olaylara böylesine nesnel ve serinkanlı bakmasını öğretmişti ona. Evet, ölüm gerçeği karşısında “ah”ların, “vah”ların, “keşke”lerin ne anlamı olabilirdi ki? Bilimin yol göstericiliği, Emmi’nin şaşmaz pusulası olmuştu her zaman…

Son aylarda çok sık görüşüyordum onunla. Yüzünde, seksen yılı geride bırakmış olmanın dingin bilgeliği vardı. Yaşlılık ve sayrılık, bedenini biraz yorgun düşürse de yüreğinde on sekizindeki bir devrimcinin coşkusunu taşıyordu yine de. İşçi sınıfının sosyalizm davasına yürekten inandığı için seksen yaşında Türkiye Komünist Partisi’nin üyesi olmuş, bir zamanlar diş bilediği komünistlerle omuz omuza savaşmayı seçmişti! Almadan veren, karşılıksız seven biriydi. Benim düşlediğim “komünist insan tipi”nin yaşayan örneğiydi. Bütün solcular onun gibi olsaydı şimdi çok başka yerde olurduk!

“YOKUŞTA YÜRÜYEN ADAM”

 Musa Uysal’ı 29 Kasım 2008’de 82 yaşında yitirdik.

Aydın Aydemir‘in ardından bir eğitim çınarı daha devrildi…
Bekliyorduk bu haberi… Ama “Emmi” biraz daha oyalar Azrail’i diye umuyorduk. 20 gün dayanabildi ancak…

Onu, Aralık ayının ilk günü, yoldaşlarının kollarında, içten bir törenle Ankara / Karşıyaka’da toprağa verdik. Solun tüm renkleri cenazede buluşmuştu. Özlediğimiz birlik tabloları, son yıllarda nedense hep cami avlularında ve gömütlüklerde gerçekleşiyordu. Acı veren bir durumdu gerçekten…

Musa Uysal etkinliğinin afişi (4 Aralık 2010)

Musa Uysal, yaşarken öylesine güçlü bir sevgi çemberiyle kuşatılmıştı ki, mutlu öldüğüne inanıyorum. Tek üzüntüm, 80. yaşına armağan olarak dostlarının hazırladığı ortak kitabın basımını görememiş olmasıydı. Musa Hoca’mız, Av. Şıhca Yavuz editörlüğünde iki yıldır hazırlıkları süren Yokuşta Yürüyen Adamın provasını her ne kadar hasta yatağında görmüş olsa da kitabı basılmış olarak eline almasını ve dostlarına imzalayarak veda etmesini çok istiyordum. Bu dileğim gerçekleşmedi ama kitabın tanıtım toplantısı, Emmi‘yi sevenleri buluşturan duygulu bir anma etkinliğine dönüştü.

Musa Uysal'ı anma etkinliğinin konuşmacıları Şıhça Yavuz, Nâzım Bayata, Attila Aşut, Talip Apaydın (4 Aralık 2010)
Musa Uysal’ı anma etkinliğinin konuşmacıları Şıhça Yavuz, Nâzım Bayata, Attila Aşut, Talip Apaydın (4 Aralık 2010)

Hamdi Konur ve Musa Uysal, birbirini çok seven iki bilge yoldaşımızdı. Varlıkları bizim için büyük bir zenginlikti. “Yokuşta Yürüyen Adam”ların sayısı azaldıkça üzüntümüz çoğalıyor. Onların olmadığı bir dünyada kendimizi biraz eksik, biraz öksüz duyumsuyoruz …

ATTİLA AŞUT