Edebiyat nedir ne değildir

Netameli bir konu olmakla birlikte edebiyat da sinema, resim, müzik ve güzel sanatların diğer dalları gibi beğenilirliği kişiden kişiye değişen bir disiplin. Güzel sanatlarda beğenme ölçüsü; kişinin hayat tarzı, algı seviyesi, yetiştiği çevre ve başka birçok faktörle yakından alakalıdır. Güzel sanatlar alanında ürün veren ve o alanın uzmanları arasında “ortak beğeni eşiği”ni aşan sanatçılar olmakla birlikte bu tip sanatçıların sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Bu sanatçılar da herkes tarafından aynı yönüyle ya da aynı eseriyle takdir edilmeyebilir. Buradan hareketle güzel sanatların tümü hakkında şu sonucu çıkarmak mümkündür; güzel sanatların temeli öznelliğe/özgünlüğe dayanır. Sanatçının ortaya koyduğu eserin öznel/özgün olması hem sanatçı hem de sanatsever için mühim bir mikyastır. Bana göre güzel olan bir başkasına göre pekâlâ kötü olabilir. Sanat eserinin güzelliği de buradan gelmektedir. Beğenilerimizin ortak olmayışı sanatı çeşitlendirirken bizi de geliştirir.

Edebiyat en kadim sanatlardan biridir ancak edebiyatın malzemesi olan dille yapılan her konuşma ve yazışma bir edebî metin değildir. Konuşma dilinde ve düzyazıda kelimeler birer araçtır, doğruyu araştırma, ortaya koyma, başkalarına iletme, ikna etme, savunma, suçlama aracı. Konuşma ve yazı dilinde sözcüklerin görevi sadece iletişimi sağlamaktır.

Edebî metinler dışında kalan yazı ve yazışmalardan beklenen şey; bir düşüncenin desteklenmesi, değiştirilmesi veya geliştirilmesidir. Edebî metinleri de günlük konuşma dilinde yoğun olarak kullandığımız “ortak” kelimelerle inşa ederiz. Bir metni değerlendirirken onun edebî bir metin olma iddiasıyla mı, iletişim için mi yoksa bir fikri savunmak, aktarmak, yaymak maksadıyla mı yazılmış olduğunu anlamak, onun konuşma ve gündelik dilden farklı yanlarını ortaya koymak önemlidir. Bu ayrım sağlıklı bir şekilde yapılamazsa ortaya “edebî metin” adı altında kaba saba metinlerin çıkması kaçınılmaz olur.

Edebiyat, kaleme kâğıda sarılıp üçüncü şahıslar okusun diye duyguların aktarılması, insanın içini dökmesi ve yaşadıklarını bütün “gerçek”liğiyle “samimi” bir şekilde anlatması değildir.

Samimiyet önemlidir, duyguları aktarmak önemlidir ama bunlar, başlı başına bir edebî metin ortaya koymak için yeterli değildir. Bir metnin ne anlattığı önemlidir ancak metni edebî yapan şey ne anlattığı değil nasıl anlattığıdır. Yazılanların değerini ifade sadedinde “bunların hepsi gerçek” demek o metni kuvvetlendiren değil zayıflatan bir yaklaşımdır. Bir yazının tamamen gerçek olması bile onun edebî bir metin olup olmadığını tartışmaya açmak için yeterlidir. Tamamen gerçek olan bir metin, edebiyattan çok, tarihe konu olabilir çünkü bu tip metinlerde edebiyat kaygısından ziyade; olanı olduğu gibi aktarma gayreti öne çıktığından metnin “belge” olma özelliği “ürün” olma özelliğinin önüne geçer.
Konuşma ve günlük yazı dilinde düşüncemizi dile getiren kelimelere yeni anlamlar yüklemez, onları ilk anlamlarıyla kullanır, net, açık, anlaşılır ortak bir dil kullanmaya gayret ederiz. Dili biçimlendirme çabasına girmez, kelimelere herkesin bildiği anlamlar dışında manalar yüklemeyiz. Bu sırada muhatap olduğumuz şahıslar da kelimeleri yan anlamları veya çağrışımlarıyla değil gerçek ve ilk anlamlarıyla düşünüp algılarlar. Gündelik dil, bizim için doğrudan doğruya diğer insanlarla iletişim aracıdır. Şiir ve edebiyatta durum böyle değildir.

Edebiyatta dil bir araç değildir,  edebiyatta dil, amaçtır. Gündelik dilde kullanılan bir kelime bir metne girdiği zaman -metnin edebî bir değeri olmak şartı ile- çoğu zaman yeni bir mana yüklenir hatta bazen manalar yüklenir.

“Karlı dağların başında salkım salkım olan bulut / Saçın çözüp benim için yaşın yaşın ağlar mısın?”  bu ifadedeki kelimelerin çoğunu ilk anlamı ile düşünemeyiz. Burada bulut, bulut değil; salkım, salkım değil; saç, saç değil; ağlama, ağlama değildir artık. Edebî değere haiz olan metinlerde dil ve onun yapı taşı hükmünde olan kelimeler, yeni birer objedir.
İki insan konuşurken kullandıkları kelime, bir manayı ifade edip kaybolurken edebiyatta ve özellikle de şiirde kelimeler, dâhil olduğu metin içinde kaybolmaz, tam aksine bütün manası ile görünür hale gelir.

Meseleyi biraz müşahhaslaştırmak gerekirse; kaba bir kayadan heykel yontmakla; dağınık, düzensiz milyonlarca belki de milyarlarca söz öbeği arasından en uygun olanları ardışık hale getirip onlardan bir şiir ortaya koymak aynı şeydir denilebilir. Heykeltıraşın kaba taş üzerinde yaptığı çalışmayı edip, kelimeler üzerinde yapar, bu çalışma sonucunda kelimeler, bir şekle bürünür ve ortaya harflerden kurulu bir yapı çıkar, bu yapı görünüşte basit bir yapıdır ancak bazen bir heykel yapmaktan çok daha fazla zaman ve emek isteyebilir. Güzel olan şu ki heykelin belli bir ömrü vardır ancak sözlerle kurulan gerçek bir yapının ömrü zamanla sınırlandırılamaz. Söz yapısı sağlam kurulursa kıyamete kadar yaşayabilir.

Edebî metinlerin şahı olan şiirde şair, kelimelerle ahenkli cümleler kurmaz, kelime ve harflerden kurulu bir nesne meydana getirir.

Yaygın bir kanı olarak şairle mimarın (heykeltıraş da diyebiliriz) benzer işler yaptığı söylenir. Mimar taşın, şair kelimenin ustasıdır. Bu görüşe bir noktaya kadar katılmak mümkün ancak mimar ve şairin ayrı dünyaların insanları olduğu su götürmez bir hakikattir. Yaptıkları iş, belli noktalarda benzerlik arz etse de çok farklı şeylerdir. Biri hayali sembolize edip onu görünür kılarken diğeri, müşahhas bir nesneyi (taşı) alıp ondan bir yapı inşa eder. Mimar, bir geleneği devam ettire ettire yol alırken şair, bir mucittir ve önceki yapının üzerine taşlar koymak yerine kendine has bir yapı inşa eder hatta bunu her şiirde yeniden yapar. Mimar, sınırları önceden belirlenen bir plan dâhilinde hareket eder ve planı önceden belli olan bir projeyi gerçekleştirir. Şairse tamamen sınırsız bir alanda, nasıl şekilleneceği önceden kestirilemeyen ve projelendirilemeyen bir inşayı gerçekleştirir.

Edebiyatın kimi alanlarında belli kalıplar, mimaride ise her alanda bir ölçü vardır. Ölçü ve kalıp, şekil açısından mühim bir esas teşkil etse de eseri vücuda getiren yegâne unsur değildir. Ölçü, kimi yapılarda; kalıp da kimi eserlerde, eserin merkezinde yer alabilir ancak bir eser meydana getirmek için tek başına ölçü ve tek başına kalıp hiçbir zaman yeterli değildir.

Edebiyatta ve özellikle şiirde, şairden dilin genel geçer kurallarını, kalıplarını uygulaması beklenemez. Aksine şair, dilin genel kuralları dışında yeni ve orijinal söyleyişler bulduğu takdirde şiirini duyurabilir, kendine has bir şiir ortaya koyabilir.

Şairin ve şiirin dünyasında aynı kelime bile olsa her kelimenin şairden şaire, şiirden şiire hatta aynı şiir içinde farklı anlamları vardır. Burada dilin kuralları dışına çıkmak derken bu, dilden tamamen kopmak şeklinde algılanmamalıdır. Kalıpları zorlasanız da metni dil ile inşa edersiniz. Genç şair ve yazarlarda görülen en önemli sıkıntılardan biri, “dilin sınırlarını zorlama” ilkesini “kendince” ve “keyfi” diyebileceğimiz bir dil yapma çabasına dönüştürmeleridir. Ustalar, dilin kural ve kalıplarını zorlasalar da var olan kuralları hiçbir şekilde “tamamen” göz ardı etmezler. Genç heveslilerse mevcut dille yeni bir şiir ya da yazı dili inşa etmek yerine; top yekûn bir dil inşa etmeye kalkışıyorlar ki bu durum daha yolun başında kaybetmelerine sebep oluyor. Hiçbir dil kuralsız değildir. Kurallardan tamamen arındırılmış bir dille bırakın edebî bir metin kurmayı, anlaşılır bir cümle bile kuramazsınız. Edebiyat bir dilin sıfırdan inşasını gerçekleştirmez. Mevcut dilin imkânlarını geliştirir, genişletir.

Netice olarak başlı başına bir sanat eseri olma iddiasında olmayan ya da sanat dışı meseleleri konu alan metinler, belli bir üslup ve müdekkik bir nazarla yazılmış olsa da ulaşacağı paye “edebî” değil “güzel”dir.

Kalender YILDIZ

Sizin İçin Seçtiklerimiz

1 Comment

  1. Edebiyat hakkında ciddi bir şekilde düşüncelerim değişti,hiç böyle bir açıdan bakmamıştım.
    Kaleminize ,elinize,fikrinize sağılık.
    Teşekkürler Kalender hanım.

Comments are closed.

%d blogcu bunu beğendi: