EDEBİYATIN EDEBİ VE…

AYDOĞAN YAVAŞLI
AYDOĞAN YAVAŞLI

Bildiğim kadarıyla bir Özdemir İnce değindi Taylan Kara’nın kitabına, bir de Soner Yalçın. Gerisi sus pus. Kitabının adı Edebiyatla Ahmaklaştırma, Felsefeyle Çökertme. Kitabı elime alıp okumadım, hakkında az çok bildiklerim var. Ortak dostlarımızdan biliyorum: Taylan Kara bir süredir bu konularla haşır neşir. Edebiyatın edep kısmını onarmaya çalışıyor. Çünkü politik arenadaki karmaşa gibi edebiyat dünyası da şirazesinden iyice çıkmış gibi. Sıcağı sıcağına bir örnek vermek gerekirse, Orhan Pamuk’un Veba Geceleri… Hazret şu sıralar şöyle bir şey yazıyor, yazdı yazıyor yazacak, az önce bitti, yarın matbaaya veriliyor, siparişler alınmaya başlandı, az önce çıktı, şimdi vitrinlerde… Bana sorarsanız adam işi biliyor, yani pazarlamayı. Besbelli, Batı bunu da öğretmiş Pamuk’a. Ee, kapitalizm böyledir: Sevmeyeceği eşeğin önüne ot atmaz.

Bilgisayarımın bir yerine not almıştım, geçenlerde kaybettim; bir süre önce Neslihan Önderoğlu, yukarıda az buçuk karikatürize etmeye çalıştığım durum karşısında midesinin bulandığını, böyle bir dünyada yer almak istemediğini söylemişti bir yerlerde. Onun gibi Pakize Barışta da fi tarihinde K dergisinde yayımlanan bir yazısında kapitalizmin çamurunda gerçek yazarın gerektiğinde kendini hiçleştirmeyi göze alması gerektiğini yazmıştı; hatırlayan olacaktır.

Sonraki zamanlarda kafamda bir yığın soru birikti. Kendi kendime, yayıncı olsaydım ne yapacağımı sordum ilkin. Özel beğenime hitap eden kitapları mı yayımlardım, yoksa yayınevime para kazandırması kesin olan kitapları mı? Başka bir şekilde söyleyelim: Edebi gücüne inandığım yazarın mı kitaplarını yayımlardım, yoksa piyasayı iyi kokladığına inandığım, biraz da cazgır bir yazarın mı? Çünkü efendim, bizdeki (bazı) yazarların Antalya’da seracılık yapan çiftçilerden farkı yok. Domatesi (kitabı) üretip pazarcıya (yayıncıya) gönderiyor. Pazarcı da (yayıncı da) satabileceğine inandığı domatesi (kitabı) tezgâhına koyup pazarlıyor. Hepsi bu! Hangi cins domates (kitap) daha çok satıyorsa çiftçiye (yazara) dönüp ona göre sipariş veriyor.

Haaa, gelelim ödüllere: Taylan Kara, Doğan Hızlan’ı da sık sık anarak ödül meselesine değinmiş. Beyefendinin bilmem kaç ödül jürisinde görev aldığını, filan yıllarda ödüllerin neden hep aynı yayınevinin yazarlarına verildiğini yazmış. Rezalet tabii, iğrenç! Demek ki yazdıklarınızın (ve elbet okuduklarınızın!) hiçbir kıymet-i harbiyesi yok. Siz istediğiniz kadar yüksek edebiyat yapın, malum çetenin duvarı sizi bekliyor. Hoş, onlardan ödül alsanız kaç yazar; o da ayrı bir konu. Fakat saf okur bütün bu dolapları nereden bilsin? Kitabın kapağına bakıyor, Falan Filan Ödüllü… İlk basım bilmem kaç yüz bin! O kitabı alıp okumazsa kendinde eksiklik buluyor; eli mecbur parayı basıyor. Göreceksiniz: Birçokları belki de size “Veba Geceleri”ni okuyup okumadığınızı soracak. Yanıtınızı şimdiden hazırlasanız iyi olur bence. Hadi hayırlı pazarlar!

Aydoğan Yavaşlı
Aydoğan Yavaşlı (tüm yazıları)

1 Yorum

  1. Ödüller her zaman kuşkuyu da barındırmıştır. Sartre, bilindiği gibi Nobel Edebiyat Ödülü’nü reddetmekle kalmayıp, ödüller konusunda esaslı düşüncesini de belirtmişti. “Ödüller, eserin niteliğinden çok juri üyelerinin düzeyini belirlemektedir.” Burada A kişisinin her juride olmasından daha çok okurun, ödüllü yapıtlara olan zaafına dikkat çekmek gerekir. “Okura ayar çekmek kimsenin haddi değil” diyeceğim ama bu bir hayalden ibaret. Okur da yazar da bal gibi ayarlanıp dizayn ediliyor.

    Bir de “samimiyet” meselesi var. Kimse kendi kalemine, kendi beğeni alanına hizmet eden juri beklentisinde olmamalı. Juri seçiminin de jurinin seçiminin de sanatın estetik düzeyini belirleme özelliği taşımadığını unutmamak gerek.

Comments are closed.