ERKEN BİR RÜZGÂR GİBİ

AYDOĞAN YAVAŞLI
AYDOĞAN YAVAŞLI

Hiçbir şey demedi. Bakışlarımı yüzünün bütün çizgilerinde ama özellikle tepesinden iki yanına, oradan da omuzlarına doğru kara bir su gibi akan kıvırcık saçlarında gezdirdiğimi fark ediyordu. Sanırım ona hiç beklemediği bir yerden tuzak kurduğumu filan düşünüyordu, düşünüyor olabilirdi; bundan eminim. Oysa bunun bile zamanı geçmiş, üstüne sayısız hayatlar harcanmıştı. Boş ver canım, ikimizin de hali içler acısı, demek geçiyordu içimden, ikimiz de vurulup toz toprağa karışmışız, sen hayat mezarlığının bir yerinde yatıyorsun, ben başka bir yerinde. Zaten hep uzaklara savurmadık mı birbirimizi, sürekli örseleyip içimizin bilinmez bir dehlizinde her nasılsa kalakalmış merhameti un ufak etmedik mi? İkimiz de birbirimizin boynunda asılıydık, ikimiz de birbirimizi ayak bileklerinden tutmuş, dibe çekiyorduk, bunu bile bile ikimizi de çevreleyen o yakıcı çemberin çeperlerini çok fazla zorlamadan yaşıyor, geleceğin bize getireceklerini sükûnetle bekliyorduk. Hiç kuşkusuz, aynı ses ikimize de nasıl olsa bunun böyle sürüp gitmeyeceğini, hayatın bilinen karmaşasında kendine toslayacak bir duvar bulacağını söylüyordu. Tamam öyleyse, işimize bakalım dostum!

Benim başka ve içinde bulunduğumuz halden çok uzakta yeni aşklarda yaşamam gerekiyordu; biliyordum, hissediyordum, bunun keyfini çıkarıyordum. Fakat nasıl müthişti başı, nasıl deliciydi bakışları ve nasıl susturucu, soluk kesiciydi varlığı tanrım! Beni sürekli vazgeçiren, buydu. Sonra gecenin sessizliği girdi araya, ardından hatırlayışlar, sonra gene uğultulu bayırlar, tepenin arkasında olduğu söylenen o taş yapılar filan. Benim için hiçbir anlamı yoktu içimizde sakladığımız yalnızlığın, günler gelip geçtikçe böcekleneceği, kokuşacağı, hayatlarımızın geri kalan kısmına taşıyacağı öfke patlamaları; salmıştım bir kere, varacağı yere varsındı artık.

Gene bir şey demedi. Gözleri, bakışları titriyordu yalnızca. Dudakları… Dudakları titremenin ötesinde, ateş saçıyor, hep büyük sözler söylemenin kıyısındaki mor tereddüdü besliyordu. Öyle ya, ne olacaktı halimiz? Hiçbir şeyin hiçbir yere varamadığı bir dünya kurgulanmıştı dışımızda, ne ki biz henüz fark ediyorduk, henüz bu yüzleşmenin büyük sarsıntılarını duyuyorduk. Biliyorum çok aptalca ama o an sarsıla sarsıla ağlamanın -hiç olmazsa- beni kurtaracağını sandım; beni kimse anlamıyor, beni sen bile anlamıyorsun, diyerek belki ilgiyi bir süre yalnızca kendi üstümde tutar, onun da yüreğinde sıkışan ağrıyı hafifletirim, dedim.

Rüzgâr çıktı. Yakınlarda bir ormanın koyu yeşil uğultusu buralara kadar geldi. Arkası sıra uzanıp giden mor sıradağlar ürperticiydi. O, omuzlarındaki şala biraz daha sıkı sarıldı. İçeri geçelim istersen, dedim, saçlarını rüzgâra verip sustu, terasın diğer ucuna doğru birkaç adım daha attı. İnsan, gittiği yöne bakınca çok ötelerde hiç deniz yokmuş gibi düşünüyordu. Düşünüyordum.

Geldiğimiz yere belki de çok sorgulamaktan, yaşadıklarımızı sürekli didiklemekten geldik. Süzdüklerimizi birikmesine izin vermeden süzdük, bu sağlıksızlığın nedeni bu, dedim, onaylar gibi sustu. Birkaç adım arkasındaydım, onun o muhteşem varlığıyla doluydum, bunu biliyordu, buna hep inanmıştı ama işte hayat böyle erken bir rüzgârla ruhlarımıza ömür boyu taşımak zorunda kalacağımız kuru yaprakları, kırık dal parçalarını sürükleyip getirir, bizi önemsemediğimiz ayrıntıların tutsağı yapar. Ah evet, önemsemediğimiz ayrıntıların… Bu rüzgârı beklemiyordum. Bu rüzgârın neler getireceğini, beraberinde neleri götüreceğini az çok kestirebiliyordum. Çocukluğumuzdan tut, bütün gençliğimizi, gençliğimizdeki bütün yıkıntıları, kurduğumuz hayallerin bütün küllerini getirip önümüze yığacaktı. Bunun ayırtına vardığı anda bakışlarını gözlerime çiviledi, uzun süre öyle kaldı, dudakları bir ara aralanır gibi oldu, bir şeyler söylemenin kıyısına kadar geldi, gitti, sonra omuzlarını salıp bana sırtını döndü. Sanki ne vardı, ayrılığı konuşuyorduk işte; ayrılığı, ayrıldıktan sonraki olası hallerimizi, geçecek zamanı ve geçen zamanın ağrısını… Peki, o sözcükleri kullandığımızda kalbimiz durmayacak mıydı? Hava derken, dağ derken, sevmek derken, ölüm derken; karanfil, kalp, koku, dudak, yüz derken… Bunları derken yalnızca demiş ve geçmiş mi olacaktık?

Aydoğan Yavaşlı
Latest posts by Aydoğan Yavaşlı (see all)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir