“GEÇTİ BEYLER MÜRÜVVETİ”…

AYDOĞAN YAVAŞLI
AYDOĞAN YAVAŞLI

Kardeş bir edebiyat sitesinde, Parşömen’de gördüm. Selim İleri ile Kemal Tahir’in yaptığı bir söyleşiden (Yoldaşım Kırk Yıl, sf 76-68) bahisle Kemal Tahir’in çalışma masasının hemen arkasında Gorki’nin bir fotoğrafı varmış, fakat ikinci ya da üçüncü gidişinde o fotoğrafı yerinde göremeyince bunun nedenini sormuş. K. Tahir, Gorki olmasaydı Dünya Edebiyatı Tarihinde çok büyük bir boşluk olur muydu, diye kendi kendine sormuş, olmazdı diye yanıtlayınca aynısını bu kez Dostoyevski için düşünmüş ve “Olurdu!” demiş. Selim İleri, bu yanıt üzerine genç yazarlara dönerek şu soruyu yöneltiyor: “Dünya ya da ülkenizin edebiyatında nasıl bir boşluk gördünüz ki yazıyorsunuz?” Bu sorunun ardından oku tam on ikiye gönderiyor ve M.Ş. Esendal’ı, Sait Faik’i, Bilge Karasu’yu okumadığı halde cahil cesaretiyle ne yapıldığını bilmeyip ne yapılacağını bilmeyenleri eleştiriyor.

Yok mu böyleleri? Var. Edebiyat dünyasının atmosferine meteor gibi girip bir anda parlayan, sonra aynı hızla sönen, yani yazdıklarının ardını arkasını getiremeyen onlarcası, yüzlercesi var. Geldiler, güzel şiirler, hikâyeler, denemeler, hatta romanlar yazdılar ama bir anda yok olup gittiler. Deyim yerindeyse, ağzımıza bir parmak bal çalıp kayıplara karıştılar. Bizi boşu boşuna meşgul ettiler. Çünkü onlara umut bağlamıştık. Çok daha yetkin eserler vereceğini düşünmüştük. Kim bilir, kaybolup gitmelerinin belki de haklı nedenleri vardır. Bir ihtimal, edebiyat dünyasında var olup kalmanın zor ve çileli bir şey olduğunu gördüler; kim bilir. Örneğin, bir Ahmet Yurdakul vardı; Kahramanlar Ölmeli, Körfez Üstü Yıldız Gezer, Yorgun Çanlar gibi kitaplara imza attı. Kulağıma geldi: İstanbul’a göçüp dizi film sektörüne geçiş yapmış. Ama kitapları bir daha yayımlanmadı. Belki de hiçbir boşluğu doldurduğuna inanmadı, o yüzden bırakıp gitti.

Otuz-otuz beş yıl geriye gidersek buna ekleyebileceğim başka örnekler ve isimler var. Bir ya da birkaç kitap yayımladılar, arkasını getirmediler. Daha geçen gün eski bir dostum bıkkınlığını dile getirip güneyde bir yerlere kaçtı. Oysa birkaç güzel hikâye yazmış ve yayımlamıştı. Bir ara bir “yaratıcı yazarlık” atölyelerinden birine müdavim olmuş, ardından kadın yazarların ağırlıkta olduğu bir internet gazetesinde yazmaya başlamıştı. Yazılarınızı epeydir okuyamıyoruz, diye yazdığımda “Yazacak güzel bir şey yok, gerçi içimden de gelmiyor” diye yanıtlamıştı. Sanırım hayatın bu tarafı sıkıcı geldi ona. Olabilir. Belki de edebiyatla ilişkisini yazarak değil de okuyarak sürdürecektir.

Edebiyatın disiplinli bir yaşam tarzını gereksindiğini bana ilk kez Attilâ İlhan söylemişti. Ben o zamana değin özellikle şair kısmının biraz çılgın, derviş, kalender olduğunu düşünürdüm. Oysa kazın ayağı pek öyle değilmiş. Nitekim sonraki gözlem ve tanıklıklarımdan öğrendim ki bugün şiirlerini hayranlıkla okuduğumuz birçok şair, disiplinli bir okuma ve yazma çabasıyla sürdürmüşler yaşamlarını. S.King’in, Salinger’in, Hemingway’in ve daha nicelerinin yazdıklarının bazı yayınevleri tarafından önceleri yayımlanmaya değer görülmediğini biliyoruz. Onları bugün büyük eden, disiplinli ve ısrarlı çalışmalarıdır. Bu bakımdan özellikle genç yazarların çarçabuk tanınıp öne çıkma histerisinden kurtulmaları gerekir. Edebiyat, egolarımızın doyurulduğu Halil İbrahim sofrası olmamalıdır.

Aydoğan Yavaşlı
Latest posts by Aydoğan Yavaşlı (see all)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir