GENE ŞU “ÇOCUK EDEBİYATI” MESELESİ / AYDOĞAN YAVAŞLI

Şu sıralar sık sık duyuyorum. Duyuyorum ya da yüzüme söylüyorlar: “Hocam, önüne gelen çocuk kitabı yazarı oldu yahu!”

Kışkırtıcı tabii. Dediklerine kapılıp ağzına geleni söylemek kolay. Örnek mi yok? Sürüsüne bereket! Ancak, gerçeğin bir öteki yüzü var: Yazmak bilete tâbi değil. Kimseye “Neden yazıyorsunuz!” diyemezsiniz. Dahası, bırakınız yazsınlar efendim, diyorum, nasıl olsa sel gider kumu kalır. Bakın ne güzel, tv karşısında zaman geçireceklerine bir şeyler yazıyorlar. Bakarsınız içinden çok güzel şeyler çıkabilir.

Tabii şikâyete esas olan, şu söylediklerimin çok dışında. “Önüne gelen”in yazması, bu işin, yani yazma eyleminin kolaysanması… Sanırım bazıları, falanla filan yazıp yayımladığına göre ben de yazar yayımlarım, diye düşünüyor. Özellikle çocuk kitapları yazarlarının hızla çoğalması, böyle bir yönsemeye yol açıyor.

Ayşe ile Fatma yazdığına göre Leyla neden yazmasın? Yazsın tabii, yazsın ama ilk önce yapması gereken, yazacağı türde okuması değil mi? İyisi mi, ben bu konuda lafı uzatmadan sözü Nezihe Meriç’e bırakayım. 18 Ağustos 2009’da yitirdiğimiz 50 Kuşağının en önemli öykücülerinden biri olan Nezihe Meriç vaktiyle söylenmesi gerekenleri zaten söylemiş. Nezihe Meriç’ten satır okumadan öykücülüğe soyunan eşhasa da bir selam çakalım yeri gelmişken.

“Çocuklar için yazmayı sevişim, kendi kendime çok eğlenmem bir yana, önemli buluşumdan. Oysa çocuk başlı başına bir dünya, bir âlem, bir kişi. Dili algılayışı, dili kullanışı, düşünce sistemi, yargılaması, usa vurması hep kendine has. Bizim edebiyat dünyamızda, çocuk edebiyatı yok denecek kadar az ne yazık ki. Ortada çok kitap var da, yazınsal düzey ve çocuk edebiyatı açısından bakıldığı zaman durum umut kırıcı. Çocuklar için hep bir şeyler anlatılıyor. İçinde çocuğun hoşuna gidenler de olabilir. Ama bunlarda, çocuğa dil yoluyla metinden geçecek olan dili iyi kullanma zevki, becerisi, estetik duyguların uyanması, kendini düşünme, çevreyi algılama vb. üzerinde durulmadığı için amaç gerçekleşmiyor.” (Çavlanın İçinden Sessizce 18-19)

 Bakın bakın, on yıllar önce nasıl da tam 12’den vurmuş:

“…Çocuk yazını için, işte öyle bir şey, yaz gitsin, herkes yazabilir, kolay iş diye düşünülüyor. Çünkü inceleyin kitapları, dil bozuk, kurgu bozuk, çocuk psikolojisi sıfır, renk bozuk, koku bozuk. Yani, bu çocuklara yaşadıkları kültür yansıtılmıyor. Şu dünyanın neresinde yaşıyorlar. Hangi koşullar içindeler. Gelmişler geçmişleri nedir, gelenek görenek denilen şey nedir, çağdaş yaşam ne demektir, atasözlerimiz, deyimlerimiz, âdetlerimiz, masallarımız, alışkanlıklarımız artılarıyla eksileriyle nelerdir vb. aktarılmıyor çocuklara. Yaşadıkları kültürü algılayıp üzerinde düşünmeleri falan verilmiyor, yok canım, bir uydur uydur yaz tekniği var, akıllarına estiği gibi yazıp gidiyorlar. Diyelim ormanda çilek toplamalar, kurtlar, kuzular, yok efendim kırmızı şapkalı kızlar, vak vak kardeşler, falan filanlar. Şehirde koyun kuzu -manda, inek- görmemiş çocukların da, köyünden, kasabasından çıkmamış, otobüse bile binmemiş olanların da ayırdında değiller. Kim için yazarlar, ne yazarlar, neden yazarlar belli değil.” (Çavlanın İçinden Sessizce 38) 

Şapkamı çıkarıyorum, ceketimi ilikliyorum, saygı ile eğiliyorum.