GÖRÜNME, BİLİNME ve BEĞENİLME

Aydoğan Yavaşlı
AYDOĞAN YAVAŞLI

Siz de duymuşsunuzdur: Sanatçı takımı için zaman zaman “Onlar narsist olurlar” denir, yani kendilerini beğenirler.  Doğruluk payı yok mudur? Bence var. Sanatçı kendine fazlasıyla inanır, tabiatıyla yaptığını beğenir. Beğenmese neden yapsın! Derler ya: Herkes aklını pazara çıkarmış, herkes kendi aklını almış, diye, o hesap işte. Yaptığı resimleri neden sergiler bir ressam? Şair şiirini neden yayımlar dergilerde, kitaplarda? Beğenilmek, takdir edilmek için. Peki, ne olur beğenilip takdir edilince? Kendine güveni artar, mutlu olur, başka eserler yaratmak için kendini daha güçlü hisseder filan.

Fakat muhterem hanımlar ve de beyler, hepsi bu kadar mıdır? Yani meselemiz burada bitmiş midir? Bütün bu psikolojinin temelinde başka dürtüler de yok mudur? O dürtüleri bulmayı lafımızın burasında bırakıp psikologlara mı terk edeceğiz? Yoksa dilimizin döndüğünce ve bilgimizin yettiğince biz de bir şeyler söyleyecek miyiz?

Ben, her yayın organında, her etkinlikte, şurada burada görünme histerisinin sağlıklı değil; ezik, hastalıklı bir psikolojide bulunduğunu düşünüyorum. Bu tespitim tanrının günü car car konuşup duran kimi politikacılarımız için fazlasıyla geçerlidir. Yazarlığını ya da şairliğini kanıtlamak, kıçına bir yer açmak için adını beş-on dergide birden göstermek istemenin sağlıklı bir ruhla alakası olabilir mi? Sanmıyorum! Hele hele yazarlığını ya da şairliğini yeteneği yetmediği için amorf bir grup içinde yer alarak kanıtlamaya çalışmak, cinsel tercihleriyle öne çıkmak, yakışıklılığına/güzelliğine güvenmek… (Kusura bakmayın, sözün tam burasında içimden geçenleri buraya yazamam)

Bilirsiniz: Kimileri şiir, roman ya da hikâye yazar fakat yayımlamaz. Hatta yayımlamayı düşünmez. Kendini yeterli mi görmez, yazdıklarına kendi de dâhil kimseyi inandıracağına mı inanmaz, özgüven eksikliği midir, bilemem. Fakat bu insanlar beni daima şaşırtmıştır. Kimseyle paylaşmayacaksa neden yüzlerce sayfa yazsın insan? Çekmeceleri doldurmak, kâğıt israfına ortak olmak için mi? Doğrusu, tartışmaya değer.

Daha çok şaşırtansa hiçbir “edebiyat grubu”na dâhil olmadan, tıpkı “yalın bir küre gibi” yaşayan, kalender bir yaşama biçimini seçmiş yazarlar, şairler… Farkındasınızdır: Bunların unutulmaktan, takdir edilmemekten, yoksanmaktan filan korkuları yoktur. Onlar yalnız nitelikli metinler yazmayı önemserler. İçten içe bilirler ki, uzun yıllar sonra bile olsa bir Molla Kasım çıkagelir ve o metinlerdeki cevheri topluma gösterir. Lafın burasında İhsan Oktay Anar’ı, Bilge Karasu’yu, Vus’at O Bener’i, Salinger’i ve daha nicelerini anmak isterim. Adlarını andığım/anmadığım bu yazarların bilmem kimler tarafından ödüle layık görülmesine ya da görülmemesine aldırdıkları var mıdır? Çok yakışıklı ya da seksi midirler? Kerametleri kendilerinden mi menkuldür? Yoksa edebiyatımıza yaptıkları gerçek katkılardan dolayı mı gerçekten “var”dırlar?

“Hangi tezeği kaldırsan altından o çıkıyor.” Erzurum’da duymuştum bu sözü. Şimdilerde kendine tapınan bazılarının her yerde görünmesi, kendini sürekli öne çıkarmak istemesi, doymak bilmeyen hırsı ve her tezeğin altından sırıtarak çıkması bana bunları düşündürttü işte.

 

Aydoğan Yavaşlı
Aydoğan Yavaşlı (tüm yazıları)