Kızılırmak! Deli Nehir

KALECİK, AKTEPE KÖYÜ-KIZILIRMAK VADİSİ-TREN YOLU
KALECİK TREN İSTASYONU

“Her şey ne kadar hızlı, her şey ne çok,
Oturup ince şeyler düşünmek için
Vakit yok,
En son ne zaman baktın gökyüzüne
Ne zaman gözgöze geldin birisiyle
Ben yine yollara düştüm, yine zorlara
Hem korkak, hem gözü kara,
Uçlardan uçlara,
………”
13 Şubat Cumartesi, bu şarkıyla uyandırdım kendimi…
Ufukların açık , göklerin mavi olması hayali bir tarafa, yağmurlu bir sabah karşıladı bizi.  Gezimizde bu kez izleyeceğimiz yol, Kalecik Aktepe Köyü, Kızılırmak Vadisi, Tren Yolu, Kalecik Tren İstasyonu… Bu kez izleyeceğimiz rotada doğanın sunduğu güneş bir başka güzel, çamurlu yollar başka,  ağaç dallarından ıslandığımız yağmur bir başka güzel… Doğanın kollarındayken rutine yer yok,   teninde hissettiğin yağmur damlaları, paçalarına bulaşan çamur ve arada göz kırpıp iliklerini ısıtan güneş… Yaşam bu! Yaşadığını hisset.

 

kalecik-aktepe

Yola çıktıktan sonra bir arkadaşın özellikle bu rotayı tercih ettiğini öğreniyoruz. Çocukluğunun geçtiği köyü, birçok anısının olduğu toprakları ziyaret etmek isteyen değerli bir dost, bir ağabey. Yol boyunca geçtiğimiz yerler hakkında bilgi verdi bize.  Akyurt’tan geçerken buranın adının eskiden “Ravlı” olduğunu söyledi. M.Ö. 21. YY’da bir Roma eyaletiymiş. “Krallar Yolu” olarak da anılan antik yollardan biri Akyurt’tan geçiyormuş. Moğol istilasından dolayı Asya’dan bölgeye gelen Türk Boyları bu bölgeyi yurt edinmişler. Alka Ravlı olarak da anılan Oğuz Türklerinden gelmekteymiş bu ad. Alka ” bölük”, Ravlı ise “yurt” demekmiş. 1961 yılında buranın adı “Akyurt” olarak değiştirilmiş. Daha yolun başında bu yürüyüşün her anının dolu geçeceği belli olmuştu. Dostumuz geçtiğimiz her geçidi anlattı. Akyurt ile Kalecik arasında iki geçit varmış. Biri Baykuşbeli Geçidi, diğeri Tekebeli Geçidi .Karbasan Dağının yükseklik kattığı Tekebeli geçidinin rakımı 1270 miş. Daha sonra buradan geçen karayolunu iptal edip şu anda kullandığımız karayolunu açmışlar. Baykuşbeli Geçidi’ ne şimdi Baykuş Boğazı diyorlar. Burada kahvaltı molası verdik.

Kahvaltıdan sonra Ankara-Çankırı yolunda ilerledik. Kalecik’ten hemen sonra, Alibeyli Köyü yolunda 992 rakımlı Aktepe yol ayrımında indik. 3 kilometrelik toprak yoldan ilerleyerek 990 rakımlı Aktepe Köyü’ne ulaştık. Aktepe Köyü 7-8 yıl önce terkedilmiş, köy biraz daha yukarıya taşınmış. Aktepe Köyü, terkedilmiş görüntüsü ile insanın yüreğini sızlatıyor. İnce ince yağan yağmur eşliğinde, sessizce köyden uzaklaştık. Aktepe Köyü’ den çıktıktan sonra Kızılırmak Vadisi’ ne kadar dere yatağı boyunca 1 saatlik bir iniş yaptık. Çarşak zemin, ayağımızın altından kayan toprak parçaları ile oldukça dik bir inişti. Tepelerin görüntüsü yeşilden yoksun, sanki köyün yalnızlığını anlatır gibiydi. Murathan Mungan’ ın bir kitabında anlattığı “toprağın melankolisi” ni, bu topraklarda da hissediyorsunuz.
Dere yatağından 300 metre sonra daralarak sağlı sollu yüksek kayaların çevrelediği bir kanyona girince ciğdemler karşıladı bizi, bahar erken gelecek bu yıl belli!

 

Baharın habercisi çiğdemlerden sonra, saçlarımdan yakalayan dikenlerden kurtulup bol bol fotoğraf çekiyorum… Kanyondan çıktığımızda 660 rakımlı Kızılırmak’ı ve tren yolunu gördük. Eski demir yolu binasının önünde mola veren grup toplu fotoğraf çekilmeyi ihmal etmiyor…  Moladan sonra Kalecik tren istasyonuna doğru güneybatı yönünde ilerlemeye başladık. Yağmur şiddetini artmaya başlamıştı. Panço yağmurluklarımızı giyerek yola devam ettik. Yağmurda ıslanmak, dünyaya bir daha gelmektir belkide….

Kızılırmak kenarında yürürken Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nde, Kızılırmak Menzili’ni anlattığı bölümü düşündüm. “Bu nehrin doğduğu yer Ankara Sancağında (…) dağından doğup,….. bu mahalde denizler gibi olup, kızıl kan gibi denize karıştığı için Kızılırmak derler. Deli nehirdir.” Dostumuz da o sırada Kızılırmak’ın 30′ lu yaşlardaki amcasını nasıl aldığını anlatıyordu. Hüzünlü bir öyküydü. Çok can almış Kızılırmak. Üzerine yapılan barajlardan sonra artık pek deli akmıyor, Deli Nehir…
Yağmurdan korunmak için bir köprü altında öğle yemeği molası verdik. Çocukluğumun Kemalettin Tuğcu kitaplarındaki köprü altı çocukları gibi hissettim kendimi. Sandviçlerimizi yedikten sonra yeniden yollara düştük. Tren yolunda ilerlemeye devam ettik. Hep karşıdan gelecek bir tren umudu vardı içimizde. Ama hiç gelmedi o tren. Sonsuza dek uzanan bir tren yolunda Nazım Hikmet’ten şiirler okudu dost, Bengi’de anneannesinden yadigar manileri okudu.

Adam kadına aşık olmuş. İkna etme çabasında;
“Nuri endam aynası, üstünde mobilyası
Mor kadifeden hası, biçtireyim libası.”demiş
Kız razı gelmemiş bunlara,
“İstemem istemem, saltanat kabul etmem
Her ne kadar güzel olsan, yine de sana itibar etmem.”
………..
Velhasıl adam kızı sonunda ikna etmiş,
“Kulağına beş binlik, gerdanına onbinlik,
Parmağına gül yüzük, var mı bunlara üzgünlük.”
Kızın yanıtı,
“İsterim isterim, belki şaka söylerim
Sen benimsin ben senin, gel beraber gidelim.”
O sonu yok gibi görünen tren yolunda, Bengi’nin manileri, dostun şiirleri, anıları ile birlikte 11 kilometre yürüdük. Kalecik tren istasyonuna vardığımızda üşümüş ve yorulmuştuk. Saat 09.45 de başlayan yürüyüş 18,7 kilometre yürüdükten sonra saat 16.00 da sonlandı. Dönüş yolunda, Baykuş Boğazındaki mola yerinde bizi sıcak çay ve çıtırdayan soba karşıladı. Ankara’ya dönerken Bengi’nin ve dostun sayesinde zaman tünelinden çıkmış gibi hissettim. Unutamayacağım güzellikte bir rotaydı. Tabii ki dostların birlikteliği ile…

Demet GÜNGÖR

Sizin İçin Seçtiklerimiz

1 Comment

Comments are closed.

%d blogcu bunu beğendi: