Nasıl Olsa Alabaş da…

Nasıl Olsa Alabaş da…

Ölüm! Ne demekti bu? Az önce canı çıkmadan önceki gibi, öldükten sonra da toprağın üzerine uzanmış yatıyordu Alabaş. Tüyleri, gözleri ki feri gitmişti, pençeleri, kulakları ve biraz daha büyümüş olan şeyi… Ama havlamıyordu artık; gözleriyle de izlemiyordu onu, uyuyor gibiydi. Ölüm, bir daha uyanmamak üzere uyumak gibi bir şey olmalıydı. Dedesi öldüğünde de böyle olmuştu: nenesi, halaları, emmileri, anası ve babası, en çok da büyük halası diz çökmüş, uzun uzun acıklı şarkılar söylemişlerdi dedesinin başında.

Tıpkı büyük halası gibi diz çöktü Alabaş’ın önünde. İçinden gelen en acıklı ve övücü sözlerle Alabaş’ın dört yıl süren yaşam serüvenini anlatan bir türkü yaktı. Sekiz kurtla gözlerinin önünde nasıl boğuşup, her birini nasıl yere vurup boğduğunu; Deliktaşın orada üzerlerine saldıran ayıyı nasıl el pençe divan diz çöktürüp aman dilettiğini. Tüm ovasının en yiğit köpeği olduğunu; koşarken Baran Ağa’nın doru kısrağına nasıl nal toplattığını bir bir anlattı.

Birden sustu. Azıcık utanıyordu çünkü: Dedesi öldüğünde böylesi ağıt yakmadığını düşündü. Ama dedesini Alabaş kadar sevmemişti ki hiç. Alabaş kadar dostluk etmemişti ki hiç. Koyun koyuna çayırların üzerinde yatmamışlardı örneğin. Yüzünü yalardı Alabaş, ellerini, kırçıl kumral saçlarını. Dedesi bir kez bile dokunmamıştı saçlarına. Bir keresinde babası, Mersin denen uzak diyarlara gitmişti ekşi yemişlerden toplamaya. Dönüşünde getirmişti de biraz, yediğinde yüzü buruşmuş, tüyleri diken diken olmuştu. Anasını kıskanmıştı dedesinden. Babası Mersin’deyken Ona hiç yapmadığı şeyleri yapıyordu Anasına. Kucağına alıyor, saçlarını okşuyor, öpüyor, hatta memelerini mıncıklıyordu. Oysa anası kızıyordu ona, memeleriyle oynatmıyordu artık. Koca adam oldun, diyordu. Dedesi tanıdığı en koca adam değil miydi?

“Murat, Murat! Neredesin gavatın dölü!” diye sesleniyordu babası.

“Alabaş baba, Alabaş!”

Dedesi öldüğünde ağlamamıştı, Alabaşın başında ağıt yakıyordu. Ağlıyordu bu kez

“Alabaş, baba, Alabaş öldü!”

Sıkıca sarıldı babasına. Murat nehrinin çok uzaklardaki gözesi gibiydi gözleri: Berrak, temiz ve bakir.

“Yenisini buluruz kurban olduğum” dedi babası.

“Olmaz” dedi babasının kollarında. “ O benim arkadaşımdı. Baba Allah’a yalvaralım. Onu geri versin”

Murat, muradıma erdim, demişti dedesi, annesinin çıplak, göz yaşlarından ıslanmış bedenini kucaklayıp. Fırat olması daha caizdir ama bu oğul muradımızdı. İki kızın ardından gelen Murat. Bir oğul daha olursa ki olacak. O da Fırat olur. Götürdü; Murat’ın kıyısında Allah için kutsadı önce; Kelime-i Şahadet getirdi, Ezan okudu, üç kez fısıldadı kulağına: Murat, Murat, Murat… sonra af diledi Allah’tan, ama tövbe etmedi. İkinci oğul; Fırat’ı da bulacaktı evelallah. Çünkü zayıftı oğlunun dölü. Oğullayamıyordu bir türlü. Oysa kendisi altı oğul bulmuştu hiç firesiz!

Ertesi yıl bir kardeşi daha olmuştu: adı Fırat! Aynı töreni ona da yapmıştı dedesi. Ama murat alamamışlardı Fırat’tan. İki hafta sonra kızarıp ölmüştü kardeşi. Murat ile Fırat birleşememiş, coşup oynayamamış, büyüyüp, serpilip Mezopotamya ovasına boyun eğdirememişlerdi. Sıcak iklimlerde bacıları Dicle kızla birleşip bolluğa ve berekete ulaşamamışlardı. Göçüp gitmişti Fırat. Tıpkı dedesi gibi,  Alabaş gibi.

Güzel bir mezar kazdılar Alabaş’a. Dua okudular başında.

“Gidelim buradan baba” dedi.

“Gidelim oğlum” dedi babası.” Ölüm var buralarda, daha büyük sulara gidelim”

“Gidelim” dedi Murat. “nasıl olsa Alabaş da öldü!”

 Uğur GÜMÜŞ

Sizin İçin Seçtiklerimiz

Yazar Hakkında: Sombahar

%d blogcu bunu beğendi: