“NEŞELİ GÜNLER” NEŞELİ Mİ?

Çocuk kitaplarının nasıl olması gerektiği üzerine yazılanlar epey bir yekûn tutar. Çünkü geniş ve uzun araştırmalara, üzerinde günlerce konuşup tartışmalara meyyal bir alan. Sözgelimi, “Çocuk kitaplarında hangi harf karakterlerini kullanmak daha iyi sonuç verir?” diye sorun ve kendiniz yanıtlamaya çalışın. O kadar çok şey söyleyebilirsiniz ki… “Çocuk kitaplarının boyutu nasıl olmalıdır?”, “Çocuk kitaplarının resimlemesi üzerine ne düşünüyorsunuz?”, “Çocuk kitapları mesaj vermeli mi, yoksa çocukları eğlendirip hoşça vakit geçirmelerini mi sağlamalı?”

Bunlar gibi onlarca soru sorulabilir. Fakat beni emekli bir eğitimci olmam nedeniyle daha çok, ya da en çok diyeyim, ilgilendiren, metinlerdeki sözdizimi ve yazım yanlışları. Bunlara üslubu da eklememe izin verin lütfen. İzin verin, çünkü üslup dediğimiz şey, metnin rayihası, lezzeti, okuma şehveti uyandıran büyüsü…

Tanıtım yazılarının ele aldığı kitabı yalnızca övdüğü için bazıları tarafından hafife alındığı bilinen bir gerçek. “Artık eleştiri yapılmıyor!” nidaları giderek daha güçlü çıkıyor. Bazı gazetelerin verdiği kitap eklerinde kitapların yalnızca tanıtıldığı, eleştiri yazılarına kimseyi darıltmamak için yer verilmediği söyleniyor. Bana kalırsa yalnız yetişkinler için değil, çocuklar için yazılmış kitapların da eleştirilmesi gerekiyor. Üstelik eleştirinin niceliksel artışa doğru orantılı olarak niteliksel artışı da sağlayacağı, tartışılmaz bir gerçek.

Ben, bu düşünceden yola çıkarak “çağdaş edebiyatımızın ödüllü yazarlarından Ahmet Büke”nin Neşeli Günler adlı kitabını okudum ve bazı cümlelerin altlarını çizdim. Neşeli Günler, kitabın arka kapağında da belirtildiği gibi, “aileye, dayanışmaya ve sevgiye ilişkin renkli bir öykü.” Kitabı Sedat Ergin resimlemiş. Büke, bu kitabını “Büyük ustamız” diyerek yakın zaman önce yitirdiğimiz şair Refik Durbaş’a ithaf etmiş.

Hikâyeyi Zeyno anlatıyor. Her şey yolunda giderken Zeyno’nun önce babası, ardından annesi işsiz kalıyor. Durum iyice dayanılmayacak noktaya geldiğinde, babasının eski bir arkadaşı olan Selçuk Amca’nın küçük bir sahil kasabasındaki bahçeli evine -deyim yerindeyse- sığınırlar. Zeyno oradaki okula yazılır. Bir gün okul dönüşü Neşe adlı bir oğlanla karşılaşıp tanışırlar, birlikte güzel vakit geçirirler. O sırada babası, eski arkadaşı Balıkçı Selçuk Amca ile birlikte çalışıp evin geçimini sağlar. Fakat bir süre sonra annesi yeni bir iş bulur. Bunun üzerine ailece kente yeniden taşınırlar. Buna karşın, Zeyno ile Neşe’nin dostluğu bitmez. Sonbahara doğru babası da geçici bir iş bulur ve… Mutlu son!

Hikâye bu ama ben Ahmet Büke’nin üslubunu renksiz ve kokusuz buldum. Bu hikâye bende “yazılmış olsun diye yazılmış” duygusu uyandırdı. Öğretmenlik mesleğimi yaptığım yıllarda “serbest okuma” saatlerimiz vardı. Bu kitabı bir öğrencimin okumak için aldığını hayal ettim. Eminim, gözlerini kitaptan ayırmadan yerinden kalkıp yanıma gelecek ve belki de bazı anlatım bozukluklarını bana gösterecekti.

Öyleyse o fasıla geçelim: Büke, kitabının 10. Sayfasında “Tabii, Paspas hiç durmaz. Onu unuttuğumuz an, hemen patisini uzatıp zeytinlerden…” diye yazmış. “Onu unuttuğumuz anda…” bence doğru olanı. “Babam, ‘Paspas, ortalığı yağa bulayacaksın, daha yeni sildim yerleri!’ diye çıkıştığında, ağzında avıyla çoktan uzaklaşmış oluyor bizimki.” Cümlesinde “bizimki” sözcüğünün bence doğru yeri, “ağzında” sözcüğünün önü olmalıydı. Cümle uzunluğuna değinmiyorum bile.

“Babam evde olduğu için, servise de binmem gerekmiyor. Tramvaya atlayıp, okula kadar birlikte gidiyoruz.” Bence bu iki cümlede de virgül gereksiz.

“(Paspas) Küs küs gidip, televizyonun üstüne uzanıp, bizi izledi.” (sf.14)

“Fişek gibi fırlayıp, yine kaçıp, saklandı bizden.” (sf. 15)

“Ben de, hazır balıkları müşterilere koşturup, paraları topluyor, para üstlerini veriyordum.” (sf. 28) (Ben de temizlenmiş balıkları müşterilere götürüp parasını alıyordum.)

“’Yani, bütün bunları düşünmen çok güzel ama sana yük olmak istemeyiz. Bir de, hayatımızı böylesine değiştirebilir miyiz, emin değilim,’ dedi.” (sf.31) (“Bir de” yerine “ayrıca” sözcüğü bence daha doğru.)

“Selçuk Amca sesini gürleştirerek konuştu bu defa.” (Selçuk Amca bu kez, sesini yükselterek konuşmaya başladı.) (sf.31)

“Uzun ders arasında bahçe duvarının üstüne yerleşip, babamın hazırladığı peynirli sandviçleri yerken, koşuşturup birbirine giren çocukları izliyordum.” (Uzun teneffüslerde bahçe duvarına tüneyip sandviçimi yiyordum. Bir yandan da bahçede deli gibi koşuşturup duran arkadaşlara bakıyordum.)

Dikkatli okurlar başka örnekler de bulacaklardır elbet ama ben bir başka ayrıntıya da dikkat çekmek istiyorum. Zeyno ile Neşe, kıyıdaki bir sandala atlayıp Keçili Ada’ya doğru açılıyorlar. Fakat biraz açıldıklarında hava patlıyor ve sandalları alabora olmak üzereyken babası ve Selçuk Amca tarafından kurtarılıyorlar. Şimdi bu maceranın gerekçesi ne, diye soracak olursanız… Gerçi Büke bunu Neşe’nin (babası uzun seferlerin kaptanı olduğu için) baba özlemine bağlamaya çalışmış ama bence gerçek neden, hikâyeye küçük, kısa ve zorlama da olsa bir “action” sağlamak. Fakat üzülerek söylemek zorundayım ki bu tür ve benzeri “action”lar çok kullanıldı.

Aile sevgisi, dayanışma, zorluklarla mücadele etme ve “mutlu son”a ulaşma bağlamında Neşeli Günler daha iyi olabilirdi. İşsizlik gibi bir konuyu çocuk edebiyatı türüne getirip işlediği için Büke’ye teşekkür edebiliriz. Fakat 45 yıllık emekli bir eğitimci olarak, yazarken daha kıvrak bir dil kullanmasını, cümle uzunluklarına ve sözdizimine daha çok dikkat etmesini, noktalama işaretleri konusunda özenli olmasını tavsiye edeceğim. Umarım çok şey istememişimdir.

Aydoğan Yavaşlı


Neşeli Günler, Ahmet Büke, Günışığı Kitaplığı, 68 sf.