ÖLÜMÜNÜN 5. YILINDA TARIK DURSUN K.

“ÖPÜLDÜNÜZ ÇOCUKLAR”

50 Kuşağının önemli hikâyecilerinden Tarık Dursun K. 11 Ağustos 2015’te aramızdan ayrıldı. Hikâyeci dedim ama o birçoğunuzun bildiği gibi yalnız hikâyeci değil, aynı zamanda romancı, sinemacı, yayıncı ve gazeteciydi. Ben, hayatının son 30 yılında yakınında oldum. O yüzden hayatıyla ilgili birçok ayrıntıya vakıfım. Yani nasıl yazdığından tutalım onu etkileyen tanıklıklardan ya da yaşanmışlıklardan haberdarım. Belki bu yüzden olacak, ölümünün hemen ardından oğlu “Sizde babamdan kalan herhangi bir şey var mı?” diye sorduğunda “Var, binlerce anı,” diye yanıtlamıştım.

Tarık Dursun K., eğer yakınında bulunmuşsanız ve edebiyatla ilişkinizde içtenseniz sizi zenginleştirirdi. Okumak ve yazmakla ilgili olarak öyle şeyler söylerdi ki, kaleme kâğıda hemen sarılıp yazmak isterdiniz. Çoğaltırdı, ufkunuzu açardı. Şakayla karışık anlattığı anıları bugün bile belleğimdedir. O yüzden, laf ondan açılırsa beni susturmanız biraz zor olur. Çünkü anlattıkça hatırlayacak, hatırladıkça anlatacağım demektir. Nitekim beni de yakından tanıyanlar, eğer edebiyattan, yazmaktan, yayımlamaktan filan konuşuyorsak sık sık ondan bahsedip alıntılar yaptığımı bilirler.

Karşıyaka çarşısında mutat turlarımızdan birini attıktan sonra Bostanlı’ya dönmüştük. Ayrılmak üzereydik. “Epeydir hikâye yazmıyorsun galiba abi,” dedim. Şöyle bir durup yekindi. “Şu sıralar tembellik yapıyorum, roman yazıyorum,” dedi. “Ee, hikâye?” diye ısrar ettim. Güldü: “Var, var,” dedi, “kafamda yazmayı düşündüğüm bir hikâye var ama ilk cümleyi bulamıyorum. Bulsam, bitireceğim.” Apartman girişine doğru birkaç adım attı, dönüp şöyle ekledi: “Hikâye karanfil ister!”

Bir keresinde yeni yazdığım bir hikâyemi yanıma alıp gittim. “Oku bakalım,” dedi. Okudum. Eleştiri karşısında alınıp darılmayacağımı bildiği için “Anlatmışsın!” dedi. Açıklama gereği duyduğundan olacak, “keşke yazsaydın,” diye ekledi. Ben o zaman “anlatmak”la “yazmak” arasındaki farkı kavramaya başladım.

Tarık Dursun K.’nın İzmir sevdasından söz etmeme gerek var mı? İzmir’i sokak sokak yazdı. İzmir, hikâyelerinde tıpkı bir sevgili gibi, işveli bir kadın gibi yer alır. Kendi itirafıdır: “İzmir de bana gereken değeri verdi ama.”

Kemeraltı’nda bir süre gezdikten sonra bir börekçiye oturmuş laflıyorduk. Neşesi yerindeydi. “İzmir’i neden çok seviyorum, biliyor musun Aydoğan?” diye sordu. Bıyık altından gülümsüyordu. İçimden, “Bu soruda bir tuzak var ya, dur bakalım,” dedim. Kendi yanıtladı: “Çünkü benden daha meşhuru yok!”

Dalga geçiyordu kendiyle, bundan hiç kuşkum yok.

Sinemayı çok severdi. Lafı sinemadan açtığımda heyecanlanır, senaryosunu yazıp yönetmenliğini yaptığı filmlerden ve o filmlerin çekildiği mekânlardan söz ederdi. Dünya Sinema Tarihi adlı bir çalışması vardı. O dosya şimdi nerede, yakınları herhalde biliyordur. Yanı sıra, en az beş kalın klasör tutan Halk Edebiyatı çalışması…

Hayatının son yıllarında bazı rahatsızlıklar yüzünden ne yazabildi, ne de okuyabildi. Yazmak istiyordu. Bir keresinde kulağıma eğilerek “Bırakın da yazayım yahu!” demişti.

Tarık Dursun K. şimdi çok sevdiği İzmir’in topraklarında yatıyor. Bize oradan “Öpüldünüz çocuklar!” diye sesleniyor. Sanırım şimdi “ustalarım” dediği Oktay Akbal’la, Orhan Kemal’le, Gorki’yle ve Maupassant’la sohbet ediyordur.

AYDOĞAN YAVAŞLI