PENCERE ÖNÜ YAŞAM SEVİNCİ / HALİT GÖKMEN

Ey yaşamın ağır ezinci, Kimsesiz kıl beni

Par Fabian Lagerkvist

İlk taşındığımız zamanlarda kent merkezinden uzaktaki bu kıraç bölgede bizim gibi yerleşmeye çalışan birkaç site sakininden başka akrep, yılan, fare, tilki, kirpi, üç beş kuş çeşidi, kaplumbağa ve çok miktarda kurbağa ile sayısız başıboş köpek –sokak köpeği demiyorum çünkü ortada sokak yoktu, bunlar ebeveynlerin maymun iştahlı çocuklarına, bir hevesle avuç dolusu para dökerek alıp, hevesleri geçince “başlarına bela” olduğundan getirilip buralarda salıvermiş olan köpekler- vardı.

Havanın kararmasıyla birlikte -yerel seçimlerde oy potansiyeli taşımadığı için bu çevrenin larva döneminde ilaçlaması yapılmamıştı- sivrisinekler ve onların tebelleş kuzenleri yakarcalar tarafından hücum borusu çalmaya başlıyordu. Yarasaların aynı saatlerde avlanmaya çıkması sineklerin popülasyonunda azaltma yaratsa da yarasaların saldırılarından kurtulanlar insanları canından bezdiriyordu.

O ilk aylarda hiç aklımdan çıkmayan; günlerce süren kurbağa vıraklamasıyla yaşadığımız baş ağrıları ve kulaklarımızın duyarlılığını yitirmesi, yokuşun orta yerinde karşımıza çıkan tilki, bahçede otoparkta aniden önümüze fırlayarak heyecan yaratan fareler, tuvalette akreple karşılaşmak, komşu eve yılan girmesi ve evlerin giriş kapısı önüne yatarak kalkmayı bilmeyen yılışık mı yılışık sevimli mi sevimli başıboş dev bir çoban köpeğinin, ne üstünden geçmemize ne de kapıyı açmamıza izin vermeyerek bizi dakikalarca maskara etmesiydi. Bu iri cüsseli ‘sadık dost’un, yerinden kalkması için temizlik fırçası sapıyla dürtmek bile kar etmiyordu. Fırça darbelerini tınmıyordu bile, belki de hayvan sever yanımız dürtmelerin cılız olmasına yol açıyordu. O tarihlerde bu sorundan birçok site sakini, ev girişlerine ferforje bir bahçe kapısı yaparak kurtulmuştu. Biz de…

Yerleşenlerin sayısı arttıkça görünmeyen bir el sitenin bahçesine renk renk, cins cins kedi bırakmaya başladı. İçlerinde parlak tüylü, asil ve gösterişli olanlar olduğu gibi tüyleri dökülmüş, hastalıklı cılız bakımsız olanları da vardı. Gösterişli olanları ‘hayvan sever’ komşularımız hemen sahiplendiler. O bakımsızlık ve hastalıktan perişan halde olanlar da inançları veya doğa sevgileri nedeniyle sağa sola yiyecek ve su bırakan diğer komşuların da katkısıyla ölüme direnerek hayata tutunmayı becerebildiler. Kedilerin oluşturduğu koloninin ve site içi haşaratla mücadele ilaçlarının etkisiyle çevremizde ilk kurbağalar ve fareler hızla ortadan kayboldu. Sonra akrep ve yılan görünmez oldu. Sinek sülalesinden büyük ölçüde kurtulduk. Sayıları azalmakla birlikte halen kirpi ve kaplumbağa görebiliyoruz çok şükür.

Mutfak pencerem oturduğum sitenin ortak yeşil alanına bakıyor. On yıl önce dikilen fidanların bir kısmını don vurmuş, bir kısmı topraktaki minerallerin yetersizliğinden beslenemeyip direnememiş olsa da direnenleri artık yetişkin birer ağaç oldu. Gölgesinde çocuklar oyun kuruyor, anne babaları yiyip içiyor, konuk ağırlıyor. Piknik yapanlar dahi var.

Mutfak penceresinden o güzel manzarayı izlerken, hiç sevmediğim yemek bulaşık vb. işleri yapmak keyfe dönüşüyor. Bazen pencere önü alandaki yaşam mücadelesini mutfak penceresinden boş boş izlerken buluyorum kendimi. Ağaçlara konan kuşları avlamaya çalışan kedilerin şaşkaloz hallerini tebessüm ederek izliyorum. Önceleri kuşlardan yana taraf tutarak kedileri kışkışlıyordum. Ancak zaman içinde kedilerin doğasında avlanma kuşların doğasında da tuzaklardan kurtulmanın olduğu gerçeğiyle yüzleştim. Şimdi yine kuşları tutmakla birlikte aristokrat maç izleyicisi tavrında tezahürat yapmadan kuşların av olmamalarını dileyerek müdahil olmaksızın merakla sonucu bekliyorum.

Bazı kedilerin genetiği avcılığa daha yatkın diye düşünüyorum. Avlarını gördükleri anda güdümlü füzeler gibi hedefe odaklanıyor, Auguste Rodin’in kusursuz heykelleri gibi donup kalıyor, bukalemun gibi adeta renk değiştirerek doğayla bütünleşip kamufle oluyorlar. Kuşlar günlük yaşamlarının olağan seyrinde, kursaklarını doyurup yuvalarına yiyecek taşıma kaygısıyla, çoğunlukla heykel kesilen kediyi algılayamadan nevalelerini çıkarma peşinde oluyor, daldan dala konup dikkatlerini meyvelere-böceklere yoğunlaştırıyorlar. Çevrelerindeki iştah açıcı meyvelerle bir takım böcekler gözlerini kararttığından olsa gerek dünyada kendilerinden başka canlı yokmuşçasına oraya odaklanıp düşmanlarını unutuyorlar. İşte o dikkatsizlik anında menzile girmişlerse kedi, zembereği kurulu yay gibi, yayından fırlayan bir ok gibi insan gözünün görüş olanaklarını zorlayacak bir hız ve çeviklikle fırlayarak çok büyük olasılıkla ilk seferde avına can alıcı darbeyi indiriyor. Ondan sonrası çocuk oyuncağı, kuş henüz yaşıyor olsa bile gereğini yapıyor.

Komşu çocuklardan birinin kendiliğinden gelişen doğum günü partisinde bahçeye kurulan masalardan şen kahkahalar yükselirken birkaç ev ötedeki genç komşumuz Derya, otoparka giderken masadaki bizleri selamlayıp kısa bir sohbetin ardından aracına binip hareket etti. Aracın manevrası sırasında öyle bir çatırtı koptu ki bahçedekilerin hepsi şok oldu. Kahkahalarımız dondu, kala kaldık. Aracın olduğu yönden geliyordu ses. Ne var ki Derya durmamış otoparkı terk etmişti.

Kısa bir tereddüt anından sonra Mümtaz Bey’le birlikte eş zamanlı yerimizden fırlayıp aracın hareket ettiği yere yöneldik. Yeni yetişkinliğe erişmiş bir kaplumbağa, aracın lastik hizasında kabuğu olgunluktan yarılmış bir karpuz gibi öylece duruyordu. Yarılan kabuğundan sızan kan otoparkın zemininde minicik bir gölet oluşturmuştu. Ölmüş olmalıydı. Şefkatle elime aldım. Korkudan ödü koparak kabuğuna çekilmiş olan kaplumbağa kendisini güvende duyumsamış olmalı ki kıpırdayarak yaşadığını gösterdi. Mümtaz’la çocuklar gibi sevindik.

Evimde daima ilk yardım çantası bulundururum. Oksijenli su, yara dezenfektanı, antibiyotikli merhem, ağrı kesici pomat, yarıktan içeriye yararı olabilecek ne varsa boca ettim. Yaşayabileceğinden endişeliydim. Elli yıldır kabuğu kırık halde yaşayan bir kaplumbağa görmediğim için yaşayacakmış duygusu oluşmamıştı. Çıkmamış candan umut kesilmez, bir umutla yarasını tımar ettim. Aldığım yerin çok yakınında güvenli bir yere bıraktım. Otuz yıl önce de aynı kurtarma operasyonunu bir kirpiye yapmış ancak sonucunu görememiştim…

Her gün kabuğunun kırılma sesi kulağımda, aklım kaplumbağada, rüyalarımda kan revan içindeki o sevimli yaratığı görerek aradan on gün kadar geçti. Yaban hayatta yaralı haliyle av mı oldu? Yoksa bir köşede ölüp kaldı mı? Yine mutfak penceresinden dışarıdaki yaşamı izler kaplumbağayı düşünürken, bahçede onu gördüm. Işıl ışıl güneşli bir alandan hiç de ağır olmayan adımlarla uzayan çimleri budayarak bir ağaç gölgesine doğru yol alıyordu. Çok sevilen eski bir dostu görmüşçesine mutlu oldum. Gerçekten o muydu? Anlayabilmek için avına odaklanıp fırlayan kedi hızıyla kapıdan fırladım. Yanında aldım soluğu. Oydu. Elime aldım incitmeden. Kabuğu inanılmaz bir hızla onarılmıştı. Bağasındaki çatlak, sırtında onu diğer kaplumbağalardan ayıran bir nişan gibiydi. Ellerimde o da eski bir dostunu görmüşçesine ışıltılı ve minnet dolu gözlerle teşekkür eder gibi baktı. İçimi nasıl çocuksu bir sevinç kapladı anlatamam.

Aldım telefonu elime olayı bilen, gören, duyan kim varsa tek tek aradım, hepsine verdim müjdeyi. Bir CAN kurtarmıştım. Kolay mı?