PİK VANA KAPAĞI / AYTUĞ GÜLTEKİN

Yazdan kalma günlerden biriydi. Yine, o zengin mahallelerin birinde, bir sokağı asfaltlıyorduk. Ben, bir yolunu bulmuş, eski asfaltı kanırırken çıkan pik vana kapağının üstüne; tüy sıklet biri olduğumdan oturmuş ve bir sigaralık molayı kapmıştım bile.

Asfalt; dökme makinasıyla dökülmüş. Diğer işçilerce düzeltiliyordu ki, o iri yarı, kalın bıyıklı, düzgün giyimli, tok ve güzel konuşan adam; yolun sağ tarafındaki ikinci apartmanın merdivenlerin- den iniverdi. Üstelik inerken adamın tavrında herhangi bir acayiplikte yoktu. İndiğinde; ona en yakın işçi bendim. Adam yaklaştı ve:

‘’ Bakıyorum sandalyeni de bulmuş tüttürüyorsun sigarayı.’’

Umursamadım önce ve hafifçe de gülümsedim. Adam sanıyorum benim bu umarsızlığımdan olacak, başımda durup, sertçe çıkıştı.

”Sana söylüyorum, arkadaşım. Oturduğun, fazlamı geldi de yerine koymadın.”

Bu sert, uyarıcı sözlerle birden pik vananın üstünden kalkmak isteği geldi içimden ve fırladım ayağa. Hemen arkama dönüp baktım oturduğum şeye. Paslı, topraklı ve pisti. Ancak, o an bana çok önemli bir sırrı da varmış gibi geldi. Ama adama hiç öyle denir mi? ”Yok, Abiciğim o önemli bir şey değil ki” deyiverdim.  Adam yine sert ve kendinden oldukça emin olarak. ”Yapma yahu demek sen hayattaki önemlilikleri belirliyorsun ” dedi.
Bu sözleriyle kafam karıştı, irkildim. Bu tür zamanlarda hep yaptığım gibi davranarak.
”Ben işçiyim beyim, ne biliyim? Sen formene sor.” dedim.

Adam benim bu lafımdan sonra suratıma öyle bir baktı ki; kendimi arkamdaki pik vana kapağı gibi hissetim bakışını hayatımın sonuna kadar unutacağımı sanmam. Zaten bana ne olduysa o bakıştan sonra oldu. Adamın tavırları ve konuşmaları benim için önem arz eder olmuştu. Engelleyemediğim bir istekle adamın peşinden gittim. Formenin yanına vardığında, asfalt dökme makinasındaki, geniş koltuğunda oturan Hıdır, gazete okumasını kesti. Ona da sert ama emin olarak konuşuyor, el, kol hareketleri tüm söylediklerini sanki perçinliyordu.

Formen Hıdır önce pik vana kapağının bir işe yaramayacağını söylemeye çalıştı. Ancak adam söylediklerinden o kadar emindi ve o kadar da yerinde konuşuyordu ki; bu kapağın geçen kış belediye tarafından ve kendisinin uyarısı sonucu oraya takıldığını, yoksa oradan sürekli su sızdığını ve asfaltı kabartıp bozduğunu sanırım hepimiz anlamıştık. Hıdır da onun anlattıklarından etkilendi ve hemen adamın gösterdiği yerin kazılmasını söyledi. Ben bu tür zamanlarda hiç yapmadığım bir şekilde hemen kazmaya doğru koştum ve elime alıp, gösterilen yeri kazmaya başladım. Az sonra pik vana kapağı eski yerine konmuş ve üstü hafifçe belli olacak şekilde açık bırakılarak, yeniden asfaltlanmıştı.

Adam, yaptıklarından aldığı hazzı belli eden o yüz ifadesi ile önce Formene, sonrada hepimize teşekkür etti. Ve karşı yoldaki arabasına binip gitti.

Bu davranış, aslında benim uzun zamandır ve çoğu kişiye takındığım tavrın nerdeyse aynısıydı ancak eminim ki niyet olarak ise tam tersi. Bende onun yaptığı gibi işlerin halledilmesi gerektiğini savunup, büyük bir sorumluluk gösterip hemen yapmaya girişirdim. Ancak daha sonra cılız, güçsüz bedenimin bu işlere dayanamadığı ve becerimin yetmediği hissini yaratır ve iş arkadaşlarımın kendi istekleri doğrultusunda. Yahu dur. Sen yapma. Beceremeyeceksin. Yine fazladan iş açılacak başımıza yakınmalarıyla işten el çektirtirdim, kendimi.

Uzun yıllar önce fark etmiştim böyle bir şansımın olduğunu. Ama o zamana kadarda az çile çekmemiştim doğrusu. Ancak bu adamı düşündüğümde, benimki gibi bir niyetle yapmadığını anlıyordum. O, pik vana kapağının orada olmayışının kendi çıkarına ters bir durum yaratması söz konusu bile değildi. Kendi apartmanının tam önü bile değildi. Hatta orda su toplanmasının kendisine doğrudan bir etki yapması bile olanak dışıydı. Ancak adam benim düşündüğüm gibi çıkarı için değil de. Sanki kendi işiymiş gibi bir sorumluluk duygusuyla davranmıştı.

Gerçekten bakıldığında eline geçen bir şeyde yoktu. Bir tek, pik vana kapağı yerine konduğunda, yüzündeki o haz. Ancak bu beni tam yerimden vurmuş ve içime öncesi soğuk gelen ama düşündükçe alışıp sanki unuttuğum ama hoşluk veren bir duyguyu yaşatan bir sıcaklık koymuştu. Sanki hatırlamakta zorluk çektiğim bir şeyi hatırladığımda ki haz gibi bir şey.

Ben bunları düşünürken alnım, minibüsün zıplamasından dayadığım camına çarptı. Bu beni kendime getirdi. Fark ettim ki bir durak sonra inecektim. Hemen davranıp ayağa kalktım. Ayakta duran diğer yolcuları da itekleyerek kapıya yanaşırken, şoföre de ineceğimi söyledim. Minibüs pazar yolu sokağı başında durduğunda. Ben kapı başında idim ve yolcuları biraz daha itekleyerek kendime inecek kadar yer açmıştım. Kapı açıldığında doğruca aşağı attım kendimi. Ne yazık ki! O gün kurulmuş pazardan, elinde iki tane canlı tavuk olan yaşlı amcayı fark edemedim ve tabi ki çarptım. Bu sırada tavuklar bir velvele ile bağrışıp kanat çırptılar. Yaşlı adam sendeledi ama düşmedi, bana dönüp, ”Yahu! Dikkat etsene evladım. Gözün mü? Kör’’ diye bağırdı. Bende, ”Amca kusura bakma ya! İşten dönüyoruz. Yorgunluktandır.” Diyebildim.

Sonrada ellerim ceplerimde. Sokağın başından, eve doğru yollandım. Yürürken aslında hiçte istemediğim halde birden kafamda canlanıverdi. Çocukken köyde tavuklarımızı yakalamak için nasıl da peşlerinden koşardım. Hatta postacının şehre göçümüze sebep olan, Necip amcanın o mektubunu getirişini hiç unutmam.

Postacının egzozu patlak motorunun, o canavar gibi sesiyle; kapısı açık kalmış kümesten kaçıp, oradan, oraya deli gibi koşturup, bağrışan tavukları, yakalayıp yeniden kümese koymaya çalışırken; peşinden koştuğumu tutmak için üstüne atladığımda, elimden kaçırmış ve önce dizlerimi sonra çenemi yere çarpmıştım. Dizlerimin üstünde doğrulmaya çabalarken, dizlerimin nasıl acıdığını şu an bile hissedebiliyorum. Üstelik göğsümde yere sürtülmüş ve ağrıyordu. Elimle hem üstümü temizlemek hem de ağrıyan göğsümün acısını azaltmak için sıvazlarken, çeneme dokundum ve çenemdeki sıyrıktan bulaşan kanı görünce de ölüyorum sandım. Ağlamaya başladım.

Tam o sırada postacı gülerek yanıma geldi. ”Hop dedik. Elin şapşalak oğlu kıl kurdu haline bakmadan ne diye peşinden koşturursun hayvanın. Kalk, bakim.’’ deyip beni kaldırdığında. Gözüme sokarcasına elindeki mektubu uzattı. ”Bak! Mektup hadi ağlama. Götür de babana ver.” dedi.

Mektubu görünce bütün acılarımı unutmuş ve sevinç kaplamıştı içimi. ”Peki” deyip elinden mektubu kaptığım gibi eve doğru koşturmaya başladım. Ancak ayağımdaki lastik ayakkabı çatlak yerinde genişleyip ayağımdan çıkıverdi ve dengemi kaybedip tekrardan dizlerimin üstüne yere düştüm. Ama bende ne üzüntü, ne gam. Mektup gelmişti. Fırlayıp ayağa, seke, seke de olsa koşturdum yeniden eve.

Postacı arkadan gülerek. ”Ha ha, ne beceriksiz ne sakar oğlan şu ya!” .dedi

Annem beni kapıda, pantolonumun dizleri kirli ve yırtılmış ve de çenemde kanla görünce elimdeki mektubu fark etmedi bile. Eşikten çarçabuk kucaklayıp beni doğruca mutfağa götürdü. Hemen pantolonumu çekip çıkardı, ayağımdan. İki dizimde koca, koca sıyrılmış kanmakta idi. Ama bu kez o kadar korkmamıştım. Eh! Ne de olsa annem yanımda idi. Hemen beni leğene koydu ve sabunladığı bir bezle, dizlerimi anne şefkatiyle sildi, sonra çenemi ve sonrada tamamen yüzümü.

‘’A! Oğlum sen ne zaman akıllanıcan.’’ diye sorarken ben sol elimle annemin boynuna ve saçlarına tutunuyordum sağ ayağımı kaldırmış yıkıyordu. Sol ayağıma geçtiğinde ben elimi değiştirmiştim, bu arada sol elimin avuç içinde de sıyrık olduğunu gördü annem.

‘’Of! Be oğlum bak elini de vurmuşsun.’’ dedi. Bu sırada mektubu hatırladım.

‘’Ben okucam babama, ben okucam’’ diye bağırdım.

Annemin içinden benim bu bağrışımdan dolayı ”Ne oldu buna böyle zaten olmayan aklını da mı? yitirdi.” şeklinde bakışını hiç unutmayacağım. Eliyle başımı okşayıp. ”Oğlum nen var ha? N’ oldu? sana.” diye sorabildi ancak. ”Mektup ana, mektup, postacı şehirden babama mektup getirdi. ” deyince yüzünde bir rahatlama ile ”A! Benim akılsız oğlum.” dedi gülümseyerek. Ve ekledi ”Peki, peki sen oku.” dedi.

Yıkadı, kuruladı, temiz çamaşırlar ve elbiseler giydirdi ve beni yatırdı. Zaten benimde uykum gelmişti. Uyandığımda hava kararmıştı. Öteki odada ki konuşmaları duyunca oraya gittim. Dedem,  dedemin kendinden büyük amcasının oğlu ve babamdı konuşanlar. Dedem pencerenin solunda, tek ayağı altında, öteki aşağı uzanmış ve elinde sigara sedirde oturmuştu. Amca dedeyse pencerenin sağında bağdaş kurmuş, önündeki bardaktan çay içmekte idi. Babamsa önlerinde, dedeme yakın tarafta, yerdeki şiltede idi. Beni kapı eşiğinde görünce, önündeki açılmış mektubu gösterip. ”Ulan! Bunu kim getirdi? ” diye sordu. Ben hızla ve sevinçle yanına gidip. ”postacı” dedim ve  ”Ben okuyum mu?”  diye sordum. Babam gülümseyerek. ”Okuduk, okuduk Ağbin sen uyurken okudu lan zibidi.” deyip kıçıma hafifçe bir şaplak indirdi Ben ”Ya, ben okucaktım.’’ deyip dizine çöktüm babamın.

Amca dede yüzünde hafif bir gülümsemeyle. ”Bu sübyanlar için gidin evladım. Mademki çağırıyorlar, durduğunuz hata. İki yakanız bir araya gelmez buralarda.” Dedi

Babam utana, utana ama içinden gelerek. ”Belki doğru diyorsun Yusuf amca ama şehir hayatı bu kolay mı? Biz buralara bu hayata alışmışız nasıl yaparız? Üstelik siz demez misiniz? her zaman buralarda eskiden herkese iş, aş, yer, yurt vardı diyen.

-O! o! Adem onlar hem çok eski hem de o zamanın varlığı bile ne idi ki? Büyük bir ev ki en az 4—5 aile barınır. Her ailede de en az 4 kişi eder 20 kişi. Bunların hepsi ne yer? ne içer? ne giyer? O zamanlar bütün işler evde yapılır. Her evde en az iki tane dokuma makinesi. Kadınlar hem kumaş dokur hem ev işlerini yapar. Yani hem doyururlar hem giydirirler.

Babam, Yusuf amcanın anlattıklarının etkisi ile düşünmeden atıldı. ”Kadınlar kumaşta mı? Dokurdu, deyiverdi.

Babamın bu sorusu karşısında dedem ve Yusuf amca bakışıp, gülüştüler. Sonra, babam.

”Tabii ya! Dokurdular. Babaannenin de vardı. Hatırlamıyor musun? ”  Babam ağzını kapatıp, kaşlarını yukarı kaldırarak. ”Cık.” Dedi. Dedem bunun üstüne aşağı uzanmış ayağını toplayıp, bağdaş kurdu. ”Hatırlamazsın ya, küçücüktün. Beni işaret ederek. ‘’Ondan bile.” dedi

Babam benim bacaklarımı uzatıp, düzeltti. Sol elini dizlerimin üstüne koydu, ötekini de belime sardı. Ben on yaşında olmama rağmen boyumda, kilomda az olduğundan başımı omzuna anca dayayabildim.

Dedem devam etti.

-Benim dedemin babası zamanında buranın toprakları tek bir kişinin imiş. O zamanlar tapu, mapu yok Üzerinde yaşayanlar toprağı o kişi adına işler, çalıştırır ve ürünün miktarına göre harç, vergi hatta üründen belli miktar verirmişler asıl sahibine. Sonradan, toprağın miktarına göre sadece vergi verilmeye başlanmış. Toprak miras usulüne göre geride kalana verilirmiş, işlemesi için. Bundan başka iş yapamazmışsın zaten. Bu toprağı işleyeceksin o kadar. O zamanlar şimdiki gibi istediğin zaman, istediğin yere göç, orda iş tut yokmuş. Valla, peşinden askerler kovalarda bulunca hem ceza veririler hem de gerisin geriye yollarlarmış.

İşte bu yüzden şimdinin değerini bilin. Gidebileceksen, istiyorsan git oğlum. Ne yapıcan bir kuru ekmeğe talim mi? edicen buralarda.

Babamın, gözlerinden yaş geldiğini hatırlıyorum.

‘’İstiyorum baba istemesine de şehir hayatı bu kolay mı? Ama iş varmış öyle diyor Musa grev mi? ne olmuş sonrası patronda kendi grevini yapmış ve işçiler işten çıkarılmışlar. Şimdi Fabrika yeniden açılmış işçi alıyormuşlar.’’ dedi.

Birden yürürken burnuma nefis bir ekmek kokusu çarptı ve tam bu sırada sağ tarafımdaki boş arsada elektrik trafosunun önünde olduğumu fark ettim. Trafonun yanındaki dükkânın camlı vitrininin raflarında duran ekmeklerin arasından Fırıncı Hasan amca sol elinin işaret parmağı ile camı tıklattı.

-Gel hele Sülüman gel. O nasıl? Yürümek öyle. Tavuklarını gelinciğe kaptırmış köylüler gibisin.

Fırıncı Hasan amcanın dediklerinden irkildim ama lafın altında kalınır mı?

-Ne köylülüğü Hasan amca ya Onlar köyde kaldı. Ceketimin sol iç cebindeki zarflı beyaz kâğıda daktilo yazısını çıkartıp gösterdim.

-Bak! Formen yardımcısıyım artık. Üstelik maaşıma da zam var.

Fırıncı kâğıdı eline aldı ve çevirip okumaya çalıştı. Bense, övünen bir hava ile tezgâhın başında duruyordum. Tam o sırada bir kız çocuğu içeri girdi, elindeki iyice kıvrılıp rulo olmuş parayı uzatıp.

-Sekiz tane dedi.

Fırıncı Hasan amca benim kâğıdı önündeki tezgâhtaki kefeli terazinin bana uzak kefesine bakmadan koydu. Sağ taraftaki beline kadar yüksek pişmiş ekmek tezgâhının fırına yakın kısmında duran ekmeklere yetişmek üzere, o görülecek gibi bir beceriyle, ayaklarının uçunda yükselip ve eğilerek uzandı. O kadar yaşlı olasına rağmen bu hareketleri ne kadar da uzca yapıyordu. Şaşırmıştım.

Küçük müşteri kızın uzun sarı saçları vardı. Durduğu yerde duramıyor ve zıp zıp zıplıyordu. Bu sırada saçları terazinin kefesindeki benim kâğıda çarptı ve tezgâhın arkasına doğru havalandı uçtuuçtu ve rafların aşağısındaki kapaklı dolabın altında bulunan beş santimlik aralığa sanki nişanlanmışçasına girdi. Nasıl olduğunu anlayamadım. Şaşkınlıktan ağzımı ve gözlerimi açtım. Yüreğim sızladı. Hasan amca ekmekleri alıp bizim tarafa doğru dönünce zaten olan olmuştu bile. Ne Hasan amca ne de kız çocuğu göremedi bu olan biteni.

Ben telaş içinde tezgâhın arkasına geçip rafın altında terfi kâğıdımı aramayı düşünüyordum ki Hasan amca kız çocuğuna iki poşet içinde ekmekleri verdi ve bana doğru döndü, yüzüme bakarak. ”Yahu! Sülüman ne oldu, ne bu telaşlı halin?” Diye sordu. Ben ”Yok yok bir şey yok… Şey ben kâğıdımı, terfi kâğıdımı rafın altına. Elimle göstererek. İşte o aralığa kaçtı da… ”diyebildim.

Hasan amca önce bir afalladı. ”Ne diyorsun sen Sülüman?” Dedi.

”Hani okuyordun ya benim terfi kâğıdım.” Dedim

O an Fırıncı Hasan amcanın yüzündeki gerilme gitti ve yerini gülümseme aldı. Kâğıdı tezgâh üstünde aramaya başladı. ”Yahu n’oldu buna? Nerede?” dedi. ”Senin şu vitrinin dolabının altındaki aralığına kaçtı ”dedim. Ancak Hasan amca beni duymadı bile, hala etrafına bakınıp arıyordu.

Daha fazla dayanamadım ve” Bak! Hasan amca” deyip tezgâh girişinden geçtim, Hasan amcanın da arkasından sıyrılıp, iki dizim üstüne dizleyip kafamı aralığa doğru eğdim. Kapı tarafındaki açıklıktan gelen ışıkla aralık hafifçe aydınlanıyordu. Gözlerim dikkatle aralığı baştanbaşa dolaştı. Kâğıt sağ taraftan gelen ışıkla göründü. Birden ‘’Hah! İşte kâğıdım.’’ dedim içimden. Sol elimi tozlu, kirli aralığın içine doğru uzatıp yakalamaya çalıştım. Ancak tam bu sırada benim sağa, sola ve öne doğru hareketlerimden gerilmiş olan pantolonum, karnımın yaptığı basınca daha fazla dayanamadı ve orta yerindeki dikişinden cart! Deyip söküldü. Bu arada da ezilmiş karnımın yaptığı basınçtan mıdır? Nedir? Hafifçe hava kaçırdım.

Benim bu halimi gören Fırıncı Hasan amca, başladı gülmeye.

”Yahu! Sülüman bırak şu kâğıt parçasını. Ne olmuşsan olmuşsun. Şu haline bak! O olmazsa terfi mi? Edemicen .”dedi. Bu sırada ben kâğıdımı tutmuştum sevinç içinde ayağa kalktım her ne kadar pantolonumun yırtılmış olan genişliğini hissede, hissede de olsa tezgâh girişinden çıkıp karşıdaki tahta sandalyelerden birine oturdum. Üstümü başımı elimin tersi ile silkeleyip kâğıdımı tekrar katlayıp zarfına ve sol iç cebime koydum. Hasan amca benim hareketlerime bakıp, bakıp kıkırdıyordu hala. Ben biraz utanmış birazda kızgın bir halde. ”Hasan amca ne var bunda bu kadar gülecek? Terfi kâğıdım bu, say ki evlilik cüzdanı” dedim.

Bunu duyan Hasan amca azalmış gülmesini artırarak. ”Hadi, Oradan lan Sülüman. O zaman demek ki Patronda senin kocan” deyip, başladı kahkaha atmaya.

Ben çok kızmıştım. ‘’Hasan amca ne gülüyorsun ya. Zaten pantolonu yırttık bide seninle mi? Uğraşıcaz.’’ dedim. O hala gülüyordu ve ekledim:

– Hem sen ne anlarsın yükselmekten, terfi etmekten, terfi için ne yapılması gerektiğini bile bilmezsin. İşte yıllardır, hala buranın fırıncısısın.

Hasan amca suratıma alaylı alaylı baktı. ”Asıl sen bu zamanda, buranın hala fırıncısı olmanın, ne demek olduğunu ne bilecen. Hala buradan almıyor musun ekmeğini? Ha?”

Hasan amca hala gülüyordu.

-Hadi hadi ver bize de beş tane dedim. Aldığım gibi ekmekleri, dışarı çıktım.

Vitrinin önünden geçtiğimde fırıncı Hasan amca hala gülüyordu. İyice sinirlenmiştim. Üstelik daha bu kadar yolum vardı eve. Aslında Hasan amcanın bu davranışı eskiden arkadaşlarımın beni küçümsemelerinin aynısıydı. Sanıyorum o yüzden bu kadar kızmıştım. Yürürken adımlarımı büyüttüm ve hızlandım. Ancak, bir, iki adım sonra pantolonumun unuttuğum yırtığını, içine hava girdiği zaman fark ettim. Eğer böyle devam edersem pantolonum iyice düşecekti ayağımdan, yavaşladım. İyi ki hava kararmıştı yoksa yolda böyle yırtık pantolonla yürünür müydü? Söküğü elimle düzeltmeye çabaladım ama nafile gitgide büyüyordu sökük. Ceketimi kapasın diye pantolonumun üstüne iyice çektim. O sırada sol cebimde ki terfi kâğıdımı göğsümün üstünde hissettim. İçimi sevinç kapladı. Olsun, eskiden bana kim nasıl? Davrandıysa davranmıştı. Oysa şimdi öyle miydi? Diye kafamdan geçirirken aklıma geldi ve kendi kendime gülümsedim. Şehre ilk geldiğimizde; mahalledeki gazete bayiinde 7-8 kişi idik, gezici gazete satıcılığı yapan. Sabahları saat beş, beş buçukta toplanırdık gazete bayiinde.

Yine böyle bir sabahtı. Herkesin elinde kalın mavi kartondan ve ortadan ikiye kıvrılmış mukavva vardı. Bunu boynumuza asıp kolumuzu geçirdiğimiz kayışla, yanımız arasına koyar ve gazeteler içinde taşırdık. Herkesin mukavvası yerde serilmiş halde dururdu. Bu mukavvalar gazete basımında kullanılırdı. Bir gazete sayfasından az daha büyüktü ve gazete önce onlara basılır, kontrol edilir, sonra onlardan kâğıda basılırdı. Bu mukavvalar gazete bayiinin üç, dört metre uzunluğunda ve yaklaşık birer metre genişliğinde olan, üç basamaklı merdivenlerinde açılırdı. Herkes yerini bilir ve oraya sererdi. Sabah kamyon getirdiğinde gazete balyaları sıcacık olurdu. Bizim usta zaten bu yüzden böyle bağırarak satardı gazeteyi. ’’Haydi, gazeteler sıcak, sıcak.’’

Gelen balya ağır olurdu. İndirmek için usta bizlerden yardımcı arardı. O sabah yine o anda kamyona en yakın olanımız indirmeye yardım etti. Tüm bunlar alel, acele yapılırdı. Balya merdivenlerden aşağı indirilir ve hemen bıçakla bağ ipleri kesilir. Üstünden koruyucu mukavva çıkarılır ve bize dağıtımına başlanırdı. Bu sırada ustanın yanındaki masada kimin dünden ne kadar alıp, ne kadar getirdiğini gösteren çetele durur, ona bakılıp duruma göre gazete verilirdi. Dağıtım hemen başlamıştı. Herkes ismi okunduğunda ustanın yanına koşardı. Adım okunduğunda ustanın yanındaydım. Bana;

-Dün on bir tane almış, iki tane getirmişsin. Bugün on tane yeter mi? dedi.

Ben de;

-Yeter, usta dedim.

Usta gazeteleri hızlıca sayıp, kıvrık olan uzun kenarındaki bir köşesinden tuttuğu gazeteleri bana doğru attı ve ”Say” dedi. Ben gazeteleri yakaladım ve herkesin yaptığı gibi sağ elimle kıvrık uzun kenarının bir köşesinde tutup bileğimi döndürüp gazeteleri elimin arkasına doğru atıp yelpaze gibi açıp sayacaktım ki. Elimden kurtuluverip yere saçıldılar. Usta, bana bakıp.

‘’Ulan, beceriksiz, cılız sünepe. Çabuk topla şunları hadi:’’ diye bağırdı.

Ve diğerlerinin tümü gülmeye başladılar. Çok korkmuş ve utanmıştım. Adımız, köyden sonra burada da beceriksiz, cılız, sünepeye çıkmıştı bile. Ertesi sabah gazete kamyonu geldiğinde kamyona en yakın bendim ve arkadaşlar yardım etmem için bana işaret ettiler. Ancak Usta ”Yok canım bırakın şu cılız, beceriksiz sünepeyi”  deyip beni istemediğinde başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü.

Bir süre sonra, bu tür olaylar nerdeyse her zaman başıma gelen sıradan, önemsiz olaylar haline gelmişti bile. Bende eskisi kadar üzülmüyor, kendimi yiyip bitirmiyordum. Kanıksamıştım artık. Üstelik bu olaylar beni çevremdekilerin alaylarına maruz bıraksa da beceriksizliğim ve cılızlığımdan dolayı ağır ve zor işlerden kurtarıyordu.

Bunu fark ettiğimde; daha önce herkese karşı duyduğum kızgınlık ve nefret duygularının, aniden bana böyle bakan herkese ”aptallar’ ‘diye bağırmama sebep olup çözüldüğünü ve kendimin de sanki zincirlerle bağlı olduğum yerden çözülüp, özgürleştiğimi hissettim. Ancak bunca yılımı bu tür duygularla geçirmiş olmaktan dolayı kendime çok kızgındım. Nede aptalmışım! Daha sonra bu tür olayları bende kendimce kullanır olmuştum. Madem onlar beni beceriksizlik ve güçsüzlükle ithaf edip, işten el çektiriyorlar ve alay ediyorlardı. Ben neden onlara ‘‘aptal’ ‘muamelesi yapmayacaktım.

Göründüğü gibi biri hiç değildi Abdullah uzun boyu ve iri yarı vücudu ve güçlü kolları ve sert bakışlarının altında hiç beklenmedik kadar aptal bir aklı vardı. İkimizde bir çivi fabrikasının ambar görevlisi olarak çalışıyorduk. Tüm görevimiz depodan el arabaları ile 25 ‘er kiloluk tahta sandıklı çivileri alıp, yüklenecek arabalara kadar getirip arabanın görevlisine teslim etmek ve sayılarını çetele kâğıtlarına yazıp görevliye alındığına ait belgeyi imzalatmaktı.

O gün, erken davranıp el arabasını aldım, büyük bir istekle sandıkları taşıma ya talip olduğumu Abdullah’a söyledim. Ayrıca, itiraz istemediğimi, bastıra bastıra söyledim. Abdullah bu isteğimi önce manalandıramadı. Ancak sonra benim iyi niyetime verdi.

Bize yirmi beş kg’lık sandıklardan en fazla iki tane birden taşımamız söylenmişken; ben el arabasına dört tane koyuyor ve taşımakta oldukça zorlanıyordum. Ama kaz geleceğinden emin olduğumdan, kollarım kopacak gibi olsa da devam ediyordum.

Benim bu dayanması gerçekten zor duruma aldırış etmeden devam etmem, Abdullah’ın üstünde öyle bir baskı oluşturuyordu ki, sıkıntıdan benden çok terliyordu. El arabasını bir, iki kez sağa, sola yalpaladıktan sonra ki sefer de devirmem ve çivilerin etrafa saçılması, Abdullah’ın istediğim davranışı yapmasına yetmişti. ’’Yok, bu böyle olmaz, beceremiceksin bunu. Sen şu çetele kâğıdını al.’’ dedi. Ben ”Ne demek? Olur mu? Hiç öyle demeye kalmadan kendimi elimde kâğıdı çetelenin başında bulmuştum. Aklımın zaferiydi bu. Ama az da zorluk çekmemiştim doğrusu.

Birden elimdeki ekmek poşeti o kadar ağır geldi ki sanki o günlerdeki çivi sandığı idi, ekmek poşetini öbür elime değiştirdim. Esnaf artık lambalarını yakıyordu. Pantolonum yırtılmasa şimdiye varmıştım, eve.

İyi ki beceriksizliğimin, güçsüzlüğümün bana hayatta kolaylık sağlayacağını fark etmiştim. Bu bana hiçte ummadığım bir beceriklilik sağladı. Üstelik akıl denen şeyin varlığını ve gücünü fark ettirdi. Hoş, aslında benim bu yaptığım. O sokağındaki pik vana kapağını asfalt altına yeniden koydurtan, adamınkinden niyet olarak çok farklı idi. Ancak oda benim gibi öncesi pek anlam verilemeyen bir ciddiyet ve sorumlulukla işe başlamamış mıydı? Ama adamın niyetinin benimkiyle bu kadar kıç, kıça ters oluşunun nedeni neydi?

Beni bu şekilde davranmaya iten şey benim beceriksizliğim ve güçsüzlüğümdü. Peki, o adamın ki ne idi?

O da iri, yarı güçlü kuvvetli görünüyordu, üstelik belli ki hali vakti yerinde idi. Ama eminim ki benimle alay edipte sonradan benim onlara ‘’Aptallar’ ’diye bağırdıklarımdan asla değildi. Çünkü o, o kadar manalı ve düzgün konuşuyor ve kendinden emin davranıyordu ki ben şimdilerde anlıyorum aklını zehir gibi kullanıyordu. Tek anlamadığım şey neden bir çıkarı olmadan öyle davranmıştı? Üstelik aynı sokaktakilerden de hiç ses çıkmamışken.

Başımı kaldırdığımda, 15-20 metre ötemde caddenin solunda bizim sokak görünmüştü bile. Sokağın girişindeki yağmurdan kalma su birikintisini iki sıçramada geçtim. Pantolonum bu sırada biraz daha yırtıldı ve paçalarımda hafifçe ıslandı. Az sonra bizim apartmanın önünde idim. Kırık zili zorla çaldırdım’ ‘Şu ev sahibi de bir türlü şunu yaptırmadı gitti ha ”dediğim anda kapı açıldı ve içeri girdim. Dört kat merdiveni nasıl çıktığımı bilemedim ama artık evin kapısında idim. Kapıyı karım açtı.

– Geciktin Süleyman?
– Aksilik bu ya Pantolonum yırtıldı.
-Ya Neresinden?
– Arkadan tam ortasından.

”Çıkar da dikeyim bari” dediğinde alelacele çıkardım üstümden zaten paçaları da ıslanmış yırtık rahatsız pantolonu. Hemen pijamamı geçirdim ayağıma ve geçtim televizyonun karşısına, haberler başlamıştı bile. Koltuğa uzanıverdim. Karım’’ cekette bir şey yok di mi? ’deyince aklıma geldi, terfi kâğıdım.

”Sakine ceketimi getirsene bana dedim. Bak sana ne göstericem.”

Karım ceketimi getirdiğinde hemen sol cebindeki beyaz zarfı çıkardım, içinden de terfi kâğıdımı. Yüzüne doğru uzattım. Karım:

”A! Ne o öyle tozlu, kirli kâğıt parçası ?” diyerek eliyle elimi itti.

Ben kızgınlıkla,

”Sen ne diyorsun be! Benim Terfi kâğıdım o.” dedim ve üstündeki toz pamukçuklarını silkeleyiverdim yere. Açıp hemen kâğıdı.

”Bak dedim oku! Ne yazıyor Formen yardımcısıyım artık. Üstelik maaşıma zamda var.”

Karım;

”Aman iyi. Ortalığı kirlettin yine. Bari para ver de, şu elektrik süpürgesini yenileyeyim.’ ‘dedi.

”Başka ne bilirisin ki sen? Bir tek para istemeyi. Bari bir şeyi para istemeden yap be! Kadın dedim.

Karım;

–  A! Şunun zoruna bak! On altı yıldır ben ne yapıyorum o zaman?

Suratıma inmiş bir tokat hissettim, karım deminde olduğu gibi evlendiğimizden beri benden her zaman para istemişti ama şimdi bunu yalanlıyordu. Ve üstelik bende ondan karşılık istemeden bir şey yapmasını istiyordum. Sanki tanımıyormuş gibi. Tamda o iri yarı tok sesli pik vana kapağını bize taktıran adam gibi davranmasını istiyordum ondan. İyi de benim cahil karım bile yapmazken böyle bir şeyi, o adam neden yapmıştı. Hala tam anlamış değildim.

Ben televizyonda haberleri izlerken, küçük kızım yanıma geldi.

-Baba sen formen yardımcısı mı oldun?

Uzandığım yerden, bir övünçle doğruldum.

”Elbette” dedim. ”Ben artık formen yardımcısıyım.”

Kızım bana sokulup iyice boynuma sarıldı ve yanağımdan öptü ve zıplamaya başladı.

”Aferin sana baba.” dedi.

O an bu öpücüğün şimdiye kadar terfiimi duyan hiç kimsenin yapmadığı ve en güzel tepki olduğunu hissettim. Ne kadar sıcak ve içtendi. Sanki önceden hep yaptığım ve mutlu olduğum ama şimdi unuttuğum bir şeyi, yeniden hatırlamak gibi güzel bir şeydi. Üstelik bendende karşılığında bir şey istememişti. Hatta kendinin saymış ve benim kadar sevinmişti. Ne kadar anlamlı gelmişti, kızımın bu öpücüğü bana. Her şeyden öte alacağım zamdan da değerli gelmişti. Hemen yanıma oturdum ve ayaklarını uzatıp dizlerinin üstüne ellerimi koydum. Öteki elimi de o ipek saçlarını okşayıp, omzuna. Bence bu Dünyanın kırılamayacak en güçlü bağıydı. Kendimi hayatta ilk kez bu kadar güçlü hissettim.

Akşam yemeğini yiyip kahveye gitmeyi düşündüm. Eh! Artık kahvede anlatılacak çok şey vardı.

Kahveye gittiğimde diğer iş arkadaşlarım gelmişti. Hepsi beni ayakta alkışlayarak karşıladılar, en önde de kahveci Ali Rıza bir şamatadır gitti bir süre ve tabii ki hepsine de kahve ısmarladık. Zammı almadan harcamıştık bile. Sonrası kahvenin cam kenarındaki masasında ilk defa tek başına oturmuş, kahvemin son demlerini yudumluyordum, kafamda ki o soruyla. Yoksa pik vana kapağını bize yeniden yerine koydurtan o adam da, o gün evden çıkmadan önce kızından bir öpücük mü almıştı?

AYTUĞ GÜLTEKİN