SANMAKİ UNUTTUM

Giderdin. Doğduğum kentte yaşamayı beceremezdim bıraktığın boşluğun ardında. Cızırtılı, eski bir plaktan dökülürcesine serpilirdi ortaya; insan hayatına bakarken hiç hesaplaşmasa bile sessizleşerek bir yanıt oluyor durup dururken her şey. Ve sanki siyah beyaz bir filmden dışarı bakmaktır, aşk.
Ben sadece sensizliğe şaşırırdım; nasıl bir şey diye hayal etmekten korktuğum tek şeydi. Ben sadece seni severdim. Hep. Bildiğim tek şey seni sevmekti. İçimdeki zamanlar boyunca sana yürürdüm ve bilirdim ki yine bin yalanda seni yaşayacağım. Hep akıl sesimden konuştum seninle. Derdim ki: “Bana yalan söyleme. İnanırım yine. Ben, sana inanırım… Yalan bile olsa… Sen yalan olsan… İnanırım. Git başımdan Uçurtma Avcısı.”
Ama sen değişmezdin. Ne vakit yüreğimi bütünleştirip hüznümden aşkıma sebepler yaratsam… Ben sana yalan söylemiyorum derdin ve ben inanırdım. Sen yalan söylemezdin… Anlatamazdım sana. Sen yalana yaşam tarifi verip benim sana tutkulu ruhumun fırtınalarında yakamoz toplardın. Ben parçalanırdım… Ben de savrulurdu saatler; virane ve sessiz. Korkardım. Üşürdüm. Çıplaktım. Acırdın ha bire acırdın her dokunduğumda; parmaklarımın ucuna almış yazardım seni, sana, senin için ve hep acırdı ellerimde aşk. Bağıra çağıra, bir hayata hüküm süren hüzündüm. Yapılması gereken her ne ise olması gerektiği zamanda anlamlı oysa.


Ne mi öğrendim? Mesela, durup dururken ağlamıyor insan; eskimeyen bir yaranın ara sıra ömrünü kanatmasına ağlıyor; öğrendim. Mesela, aşk ve huzur hiç yan yana yürümüyor; aşk hep bir huzursuzluk hali; en mutlu olduğun anda bile kana kana susuzluk hissetmek ondan gelen her mutluluk damlasına; öğrendim. Mesela, bazen zamanını beklemek bile gereksiz. Gitmenin zamanı yok; gerekliliği yok; üslubu yok. Gideceksin; bunu hissettiğinde; acabasız. Öğrendim. Bilmiyordu kimse, hiç kimse bilmiyordu; başımda gölge tutmaz bir aydınlık; alacakaranlık yollardan, sokak lâmbalarının mesafesiz ışığında yürüyerek, tatlı bir söz gibi gelmiştim. Kış gecede kaldı, sevdalar tezgâhta diyerek. Âlem-i semada gün bilinmez doğarken, bahşedilmiş ve vaat edilmiş hayat gibi cesaretle gelmiştim.
Bu şehir sen gelince yaşıyordu sevdiğim. Uyuyor, üşüyor, gülümsüyor, düşünüyor, üzülüyordu seninle… Sen giderken, getirdiğin her şey gidiyordu ardın sıra… Bu şehir sen yokken bana bile küsüyordu sevdiğim… İnciniyoruz… Aşk; dilsiz midir? Şimdi seni biriktirdiğim her şeyimle sevsem. Bütün susmalarımda, bütün hatalarımda ve zamansız her gidişinde bende kalabilecek misin? Söyleyemedim. Aysız gecelerde trenler geçti Ankara garlarından çığlık çığlık duydum içimde kumruların hıçkırıkları.
Yürüdüğüm kadar ve yürüdüğüm şekilde yürümediysen benim geldiğim, geçtiğim yollardan; benim duraklarımda benim kadar durmamışsan, ne gördüklerime ne öğrendiklerime tanık değilsen… Arkama bakmalarımda, takılıp düşmelerimde, ihanetlerimde, pişmanlıklarımda, canımın acılarında ve yaralarımın sızısında gönlünü bulamazsan; gülüşümde; düşüşümde; düşümde; elimde; etimde; sesimde; sözümde; susumda yorulmamışsan, yoğrulmamışsan… Yanmamışsan, pişmemişsen, sevmemişsen… Adımı anma. Ben yolumu bana çevirene, yolunu bana çevirene, yolumu kendine çevirene buzum, yokum, yoksulum. Ben iki paralel doğrudan, bir dosdoğru yol yaratıp o yolu aşkla dize getirene vurgunum. Viranede hayat aramak divanedeki âlimi görmek ve aramak suyun derdine suyun derman olacağını bile bile; ağudan istersen ilaç yapacağını bile bile… Aramak; kendinde; eğriden büğrüden yonta yonta içindeki saklıda; soyununca kibrinden, cehaletinden sana kalanmış özün. Tükeniyormuş ve hatta unutuluyormuş; hayatın bir ederi varmış…
Susmak ne kalabalık bir anlatıştır aslında eğer varsa sözün.

Serhan SÖZDİNLER

Sizin İçin Seçtiklerimiz

%d blogcu bunu beğendi: