ŞİİRİ GİBİ SAYDAM BİR OZAN: HÜSEYİN ATABAŞ

“Beklemekle geçiyor kısacık ömrüm benim,
beni doğuran kadın, duldasında koruyan ülkem,
umudum olmasaydı dinmezdi içimdeki fırtına
gökyüzünü bunca zamandır onaran anne!…”
 
Hüseyin Atabaş

İncelikli duyarlıkların bilge ozanı Hüseyin Atabaş da uçup gitti aramızdan!
Türkçenin emekçisi, şiirimizin gürültüsüz sesiydi o…

Hüseyin Atabaş (Foto-İbrahim Demirel)
Hüseyin Atabaş (Foto-İbrahim Demirel)

Son zamanlarda sayrılıklar iyice bükmeye başlamıştı belini. Acı çekiyor, sürekli sağaltım görüyordu. Geçen yıl 27 Şubat’ta ölüm haberi geldi. Kabullenmek çok zordu bizim için. Yüksel’de, Konur Sokağı’nda bastonuna dayanarak ağır ağır yürümeye çalışan, Mülkiye Kafe‘de dostlarıyla söyleşirken gözlerinin içi gülen o çelebi insanı göremeyecektik artık!

* * *

Biz Atabaş‘la gençlik yıllarımızda Ankara’yı yurt edinmiş iki “Trabzonlu Delikanlı” idik. Kıyı dergisindeki bir yazısında, “Attila Aşut dostumu, 1963-1965 yılları arasında iki yıl kaldığım memleketim Trabzon’dayken tanımıştım” dediğine göre, en az 57 yıl öncesine dayanıyor dostluğumuz. Sevgili Atabaş‘la onca yıl hiç kopmadık birbirimizden. Birlikte gezilere çıktık, etkinliklere katıldık. Edebiyatçılar Derneği adına Sivas Kitabı’nı hazırlarken de yine birlikteydik.

Evet, hemşeriydik ama karakterimiz biraz farklıydı. O, çok yumuşak huylu bir Karadenizli idi; kolay kolay öfkelenmezdi. Sinirleri alınmıştı sanki. Sessizliği, dinginliği şaşırtırdı bizi. Ortak dostumuz Ahmet Özer de gömütü başında konuşurken, “Bir Trabzonlu olarak bu kadar sakin olabilmesine hep şaşmışımdır” demişti haklı olarak. Atabaş‘ın çok sevilmesinde, kuşku yok ki onun bu yumuşak tabiatının payı büyüktü…

* * *

Hüseyin Atabaş, şiirle ortaokul sıralarında tanışmış, ilk şiirlerini lise yıllarında yazmaya başlamıştı. Ne var ki okulda âşık olduğu kıza yazdığı şiirler bir işe yaramayınca, 22 yaşında, ailesinin seçtiği biriyle “evlendirilmiş”ti! Sonrası uzun hikâye!

Attila Aşut ve Hüseyin Atabaş, ödül töreninde (20 Mayıs 2017)
Attila Aşut ve Hüseyin Atabaş, ödül töreninde (20 Mayıs 2017)

Atabaş, şiirin karın doyurmadığını bile bile, yine de vazgeçmemişti büyük tutkusundan. Suna Dündar’la yaptığı söyleşide, bu çelişkili durumu ironik bir dile şöyle anlatmıştı:

“Benim şiir yolculuğum dokuz yaşımda başladı sanıyorum ve on dokuz yaşıma kadar gizli olarak sürdü. 1961 yılında ilk kez bir şiirime mürekkep kokusu bulaştı ve hâlâ o kokuyu soluyorum, iyi mi? Oysa aklı başında ve Karadenizli biri olarak müteahhitlik yapmam gerekmez miydi?…”

Böyle söylese de onun biricik sığınağıydı şiir. Hem de cebinde bir şiirle ölmeyi mutluluk sayacak kadar:

“Zaman aşka duruyor bendeki senle / Artık ölebilirim, bir şiir var cebimde”…

* * *

Atabaş, ilk şiir kitaplarını 1970’lerde yayımlamaya başlar. Gelecek ve Yanarca’da, o yılların devrimci havası belirgindir. Toplumcu-gerçekçi genç bir ozanın tarihe tanıklık ettiği ve dönemin ruhunu yansıttığı, genellikle yüksek sesli şiirledir bunlar. İlerleyen yıllarda, şiirindeki devrimci / siyasal söylemin yumuşayıp inceldiğini görürüz. Metin Altıok, “Şiirinde kendini inceliklerle donatmış bir adam” der Atabaş için ve ekler: “Bütün incelikler gibi sessiz ve fark edilmeyi bekleyen bu adam elbette hüzün taşır yedeğinde.”

Öyle sarp kayalardan, yüksek koyaklardan gürültüyle dökülmez Hüseyin Atabaş’ın şiiri. Alt sularda derinden akan bir ırmak gibidir. İnsanın içini erinçle dolduran, ipeksi bir yumuşaklıkta yol alır. Yalın, duru, dingin ve yormayan bir şiirdir. Bir yanıyla “saydam”, bir yanıyla “gizli” bir şiir…

“Şiir, asıl söylenenin, yani görünürdeki sözün ötesinde olan bir söz (dil ve düşünce) sanatıdır” der. Onun anlatımıyla sürdürürsek şöyle bir şiir tanımı çıkar karşımıza:“Şiir, kişinin her türlü yabancılaşmadan kurtulmasının yolunu açar. Sözün özü; edebiyatın bir dalı olan şiir, dünyayı değiştirip dönüştürmeyi amaçlar ve dolayısıyla insanları ortak bir duyarlılık potasında buluşturmaya yarar.”

Uzun şiir yolculuğunda “aşk” olgusuyla bitmez tükenmez bir sorunu vardır Atabaş’ın. Bu izlek, en geniş bağlamıyla şiirinin merkezinde yer alır. Aşkı yalnızca platonik bir duygu olarak görmez. Onun şiirinde tensellik ve kösnüllük de aşka içkindir. Çünkü aşk, “iki insanın duyarlıklarının buluşma isteği” ve de “bedensel-zihinsel birlikteliği”dir ona göre…

Ne ki hep ezik, ürkek, çekingen bir duruşu vardır “aşk bahsi”nde. Sürekli diken üzerindedir sanki. Reddedilmenin tedirginliğini taşır yüreğinde. O yüzden her daim ölçülü, dengelidir. “Aşk, saptığımız incecik bir patikadır!” der; boş umutlara, sınırsız beklentilere kaptırmaz kendini. Son kitaplarından birine ad olarak seçtiği “Yorgun Denge”, onun bu ölçülü sevi anlayışının dışavurumudur bence.

İnsan sevgisiyle dopdolu, umutlu ama aynı zamanda hüzünlü bir ozandır Atabaş. Hüznünün temelinde ise yine insana ve topluma değgin sorunlar vardır. “Hiçbir anlamı yok yeryüzünün / kaldıysa insana değgin bir tek acı” derken anlatmak istediği de budur.

Onun toplumsal duyarlılığını “Anafor” adlı şiirindeki şu dizeler ne güzel yansıtıyor:

“Ben memnuniyetsiz adamın biriyim ya / nerede bir güzellik görsem / dünyaya erken geldiğimi düşünüyorum”.

Hüseyin Atabaş, Yorgun Denge ve Çıplak Su adlı kitaplarında, “ustalık dönemi” şiirlerini sundu bize. Umudu, özlemi, seviyi, yalnızlığı ve hüznü harmanladı bir güzel. Yani insana özgü ne varsa onları bulduk dizelerinde:

    “Beklemekle geçiyor kısacık ömürüm benim,
     beni doğuran kadın, duldasında koruyan ülkem,
     umudun olmasaydı dinmezdi içimdeki fırtına
     gökyüzümü bunca zamandır onaran anne!..”

* * *

Elli yıllık şiir işçisi Hüseyin Atabaş, aynı zamanda iyi bir deneme yazarıydı. Dil, sanat, poetika ve estetik ağırlıklı yazılarını topladığı Kale ve Bozkır (1994), Özgürlüğün Geldiği Gün (1999), Türkçe Yaralı Dilim (2003), Dünyada Kimse Var mı? (2007), Dilin Gizilgücü (2009), bu bağlamda önemsenmesi gereken yapıtlarıdır.

Ölümünden kısa süre önce, gözden geçirmem için “Türkçe, Yaralı Dilim” adlı dosyasını göndermişti bana. Altbaşlığı “Dil Üzerine Denemeler” olan ve ilk baskısı 2003 yılında TÖMER‘den çıkan kitabını genişletmiş ve yeni eklerle zenginleştirmişti. Keşke yaşarken görebilseydi basıldığını! Araya sağlık sorunları girince öylece kaldı işte.

Hüseyin Atabaş‘ın unutulmaması gereken özelliklerinden biri de örgütçülüğü idi. ANYAZKO (Ankara Yazar ve Çevirmenler Yayın Üretim Kooperatifi), Edebiyatçılar Derneği ve BESAM‘ın (Bilim ve Edebiyat Eserleri Sahipleri Meslek Birliği) kurucuları arasında yer almış; yıllarca Ankara Üniversitesi Türkçe Öğretim Merkezi TÖMER‘de çalışmıştı. Yazın dergilerinin de özverili bir emekçisiydi.

Son yıllarda yaşadığı ciddi sağlık sorunları, eylemliliğini ve devingenliğini önemli ölçüde sınırlandırmıştı. O yüzden biraz da hayıflanarak, “Gayri benden ne köy olur ne kasabaya sinema” diyordu. Ama yine de umutsuz olduğunu söyleyemem.     

Atabaş‘ın şiiri de kişiliği gibi duru ve saydamdı. “Yaşama, aşka ve umuda tutunarak yürüyen sessiz bir gezgin” demiştim onun için. O da “zamanın fanusunda özgür bir gezgin” olarak görüyordu kendini zaten.

Attila Aşut ve Hüseyin Atabaş, ödül töreninde (20 Mayıs 2017)
Attila Aşut ve Hüseyin Atabaş, ödül töreninde (20 Mayıs 2017)

     Atabaş‘ın her şeye karşın mutlu öldüğünü düşünüyorum. Çünkü yaşarken görmüştü sevilip sayıldığını. Dostları hep onurlandırmıştı onu. Son dönemde Zerrin Taşpınar ve Nevin Koçoğlu‘nun önayak olmasıyla birkaç etkinlik düzenlenmişti Ankara’da. Dergiler özel sayılar yayımlamıştı onun için. Kıyı dergisinin “Şiir Emek Ödülü”nü de 20 Mayıs 2017’de Ankara’da düzenlenen törende benim elimden almıştı.

Hüseyin Atabaş'a sunduğumuz Kıyı Şiir Emek Ödülü (20 Mayıs 2017)
Hüseyin Atabaş’a sunduğumuz Kıyı Şiir Emek Ödülü (20 Mayıs 2017)

Bir yazımda belirttiğim gibi, “hüznünü iyice inceltmiş, iç sesini derinleştirmiş, her şeye iyimserlikle bakan, bilgelik postuna oturmuş” bir ozan yaşıyordu aramızda. 28 Şubat 2019 günü Ankara’da yıldızlara uğurlandı. Artık şiirleriyle yaşayacak…