SOSYALİST MÜCADELENİN “GÖREV İNSANI”: NİHAT SARGIN

Attilla Aşut Yazıları
     ATTİLA AŞUT

Türkiye sosyalist hareketinin en saygın önderlerinden birini, eski Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Sekreteri ve Türkiye Birleşik Komünist Partisi (TBKP) Genel Başkanı Dr. Nihat Sargın’ı 16 Kasım 2010 günü 83 yaşında yitirmiştik.

Aslında beklenmeyen bir durum değildi. Nihat Ağabey, yaklaşık bir yıldır ölüm döşeğindeydi. 10 Ocak 2010 günü evinde çalışırken düşüp başını çarpmış, fakat olayı önemsemeyerek kimseye haber vermemişti. Üstelik ertesi gün çarşıya çıkarak alışveriş etmiş,  sonra da eve yürüyerek dönmüştü. Eşi ve yoldaşı Yıldız Baştımar’ı yitirdiğinden bu yana yalnız yaşıyordu. Olaydan iki gün sonra Nihat Ağabey’in alnında yara izi gören yardımcısı, durumu yakınlarına bildirmiş; Nihat Sargın bunun üzerine beyin kanaması kuşkusuyla İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi’ne götürülmüş; tetkikler sırasında durumunun ciddi olduğu anlaşılınca da hemen Nöroloji Bölümü’nde yoğun bakıma alınmıştı.

O günden sonra inişli çıkışlı bir seyir izledi sağlık durumu. Beyin damarlarındaki iltihaplanma yüzünden bilinci bir süre kapalı kaldı, ama hekimlerin yoğun çabasıyla yeniden yaşama döndürüldü. 16 Nisan’da beyin ameliyatı oldu, beyne baskı yapan su alındı. Ne var ki bu kez de akciğerinde oluşan tıkanma nedeniyle solunum ve beslenme güçlüğü çekmeye başladı. Uzunca bir süre makineye bağlı olarak sürdürdü yaşamını. 10 Mayıs’ta, yoğun bakım servisinden odasına çıkarıldı; ancak “iyilik hali” uzun sürmedi. Bir ay sonra durumu kötüleşince yeniden yoğun bakıma alındı. Artık tıp açısından yapılacak fazla bir şey kalmamıştı, 17 Ağustos’ta evine gönderildi. O günden sonra   yüreğimiz ağzımızda bekledik kötü haberi. Ne denli hazırlıklı olsanız da ölüm acısı fena koyuyor insana. Yaşı ve sağlık durumu ne olursa olsun, ölümü kimseye konduramıyorsunuz. Hele de yitirdiğiniz insan, yarım yüzyıllık yol arkadaşınız, sevgili bir yoldaşınızsa…

YATAĞA BAĞLI GÜNLER

Nihat Ağabey sayrılarevinden taburcu edildiğinde, çoğu arkadaşımız bunu bir iyilik belirtisi sayarak sevinmiş, umutlanmıştı. Benimse kaygılarım artmıştı. Çünkü eve gönderilmek, aslında sonun başlangıcıydı. Bizler kabullenmek istemesek de acı gerçek tüm yalınlığıyla ortadaydı. Nihat Ağabey’in bu ağır durumdan çıkması artık olanaksız gibiydi. Cerrahpaşa’dan eve gönderilmesini bir tür “ölüme yatmak” gibi algılamıştım. Öyle de oldu. Bir daha ayağa kalkamadı.

Sırrı Süreyya Önder, “Ağaçlar ayakta ölür” diye yazmış ardından. Keşke öyle olabilseydi! Nihat Ağabey’e de gerçekten böyle bir ölüm yakışırdı. Ne yazık ki yine adil davranmadı ölüm; onu sayrı yatağında, derin uykularda yakaladı.

Yaklaşık bir yıldır yatağa bağlıydı. Öyle kıpırtısız, devinimsiz, hiç konuşamadan bakıyordu kendisini ziyaret eden dostlarının yüzüne. Üzgün, sessiz, umarsız… Yeniden ayağa kalkmayı ve hiç değilse son soluğunu ayakta vermeyi kimbilir ne çok istemişti! Dostlarıyla, yoldaşlarıyla ayakta vedalaşacak kadar bile vakti olmadı ne yazık ki…

Neler düşündü, neler duyumsadı o koşullarda acaba? Hangi rüzgârlı duyguları yaşadı içten içe, kestirmek güç. Yatağa bağlı geçen uzun zaman diliminde, herhalde tüm yaşamı bir sinema şeridi gibi geçmiştir gözlerinin önünden. Zaman zaman filmi durdurup geri sardığı da olmuştur mutlaka. Kendisi söze döküp dillendiremese de bu sancılı süreçte, 83 yıllık ömrünün hakça bir muhasebesini yaptığından ve de bilançodan hoşnut olduğundan hiç kuşku duymuyorum. Yaşamını boydan boya emekçilerin kurtuluşuna adamış ve görevini yüksek bir bilinçle yerine getirmiş onurlu bir sosyalistti. “Ayakta” ölmese bile, dünyaya gözlerini tümden kaparken gönenç içinde olduğunu düşünüyorum.

UZUN YOL ARKADAŞLIĞI

Nihat Ağabey’le neredeyse yarım yüzyıldır yol arkadaşıydık. Dostluğumuz, yoldaşlığımız; Türkiye solundaki tüm ayrışmalara, savrulmalara, kırgınlıklara karşın en küçük bir yara almadan sürmüştü son günlerine değin.

Bir dönem ben de Türkiye İşçi Partisi’nin Genel Merkez yöneticisiydim. 1971 faşist darbesinden sonra partimiz Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılınca yurtdışına çıktım ve sosyalist savaşımı sürdürmek için TKP’ye katıldım. Yeni partimde siyasal iklim biraz değişikti. Ama ben eski TİP’lileri hep kardeşim olarak gördüm, onlara toz kondurmadım. Çünkü ayrı partilerde olsak da köklerimiz aynıydı. Bir gün yollarımızın yeniden kesişeceğine kesinlikle inanıyordum. Hep bu bilinçle ve sorumluluk duygusuyla davrandım, “solda birlik” politikalarını inançla savundum. 1987 yılında gerçekleşen TİP-TKP birleşmesi, geç de olsa bu konuda yanılmadığımı gösterdi.

Öndekiler-Orhan Yılmaz, Fatma Hikmet İşmen, Attila Aşut ve Nihat Sargın (Ordu, 1968) (Small)
Öndekiler-Orhan Yılmaz, Fatma Hikmet İşmen, Attila Aşut ve Nihat Sargın (Ordu, 1968) 

Benim Nihat Ağabey’le öyle “muzip” anılarım olmadı. Kendisiyle ilişkilerimiz hep sosyalist örgüt normlarına uygun olarak sevgi ve saygı çerçevesinde geçti. O benim TİP’ten Genel Sekreterimdi ve hep öyle kaldı. Anadolu’da örgütlü sosyalizm kavgasını yürütmenin ne anlama geldiğini, ne büyük özveriler gerektirdiğini en iyi bilen parti yöneticilerindendi. Bizler için her zaman yardımcı, yol gösterici, yüreklendirici bir Genel Sekreter oldu. Deneyimlerini parti üyelerine cömertçe aktarırken çok farklı bir yol izlerdi. Sanki çok başka şeylerden söz eder gibi, dolaylı yoldan anlatırdı söyleyeceklerini. Yani “çaktırmadan” öğretir, eğitirdi. Onun bu tarzına yabancı olanlar, çoğu kez yadırgardı sözlerini. Açıklamalarını gereksiz ve uzun bulurlardı. Onu soğuk bulanlar, “kuralcı” ve “parti bürokratı” diye küçümseyenler de vardı. Oysa değerini bilenler için Nihat Ağabey eşsiz bir öğretmendi ve de onunla çalışmak çok keyifliydi. Sanıldığı gibi “hot zotçu” biri değildi. İl Başkanı iken görüşlerimi çekinmeden paylaşırdım kendisiyle. Eksik olmasın, o da TİP Trabzon İl Örgütü’nün özenli ve disiplinli çalışma biçimini başka örgütlere örnek gösterir, bizden övgüsünü esirgemezdi. Hemen belirteyim ki TİP, sosyalist savaşımda benim ilk gözağrımdı. Aradan onca zaman geçmiş olmasına karşın TİP’teki sıcak çalışma ortamını hiç unutamadım ve sonraki örgüt yaşamımda bu sıcaklığı bir daha bulamadım.

Nihat Sargın, birkaç milletvekiliyle Nisan 1968’de İl Kongresi için Trabzon’a geldiğinde, onu kent sınırında nasıl karşıladığımızı, hem TİP’li Yıllarda, hem Kıyı dergisinin Mart-Nisan 2010 sayısındaki Sömürücülüğe Karşı Savaş dosyasında anlatmıştı. TİP heyeti için sınırlı olanaklarımızla gerçekleştirdiğimiz karşılamadan çok etkilenmişti. Mehmet Ali Aybar Trabzon’a geldiğinde, kendisine otel beğendirememiştim! Ne de olsa kendisi “Paşazade”ydi. Oysa Nihat Ağabey’in bu tür kaprisleri, takıntıları yoktu. Çok yalın, alçakgönüllü bir insandı. Kimilerine soğuk ve aşırı ciddi gelen görüntüsünün altında anlayışlı, sevecen, bilge bir kişilik vardı. Yakından tanıma şansına erişenler, yaygın kanının tersine, Sargın’ın neşeli, hoşsohbet, sımsıcak bir insan olduğunu bilirler. En önemlisi, sosyalist ahlak sahibiydi. Karşıtlarının bile güven ve saygı duyduğu bir insandı.

Nihat Sargın, 1960’larda kamuoyunca çok tanınmasa da TİP’in en etkin figürlerinden biriydi. Adı hep Aybar-Aren-Boran’la birlikte anıldı. Sezgileri, öngörüleri güçlüydü. Sorumlu bir parti yöneticisinde bulunması gerekli tüm nitelikleri kişiliğinde toplamıştı. Sessiz ve titiz çalışırdı. Çalışkanlığı, iyimserliği, serinkanlılığı, güvenilir kişiliği, kararlı duruşu, sorun çözme yeteneği, nesnel davranma çabası, başlıca özellikleriydi. Laf değil iş üretenlerdendi. Sözcüğün gerçek anlamıyla “örgüt ve görev adamı”ydı. Hep “parti neferi” olarak çalışmayı seçmişti. Ama koşullar onu kendi isteği dışında TİP Genel Sekreterliği’ne ve TBKP Genel Başkanlığı’na taşıdı.

SANCILI YILLAR

1967, TİP için sancılı bir yıl oldu. 1966’daki Malatya Kongresi’nden sonra Aybar yönetimine muhalefet edenler için Genel Merkez’de kapsamlı bir disiplin soruşturması başlatıldı. Trabzon delegelerinden Ümran Baran da kesin ihraç istemiyle disipline verilenler arasındaydı. Ben de Malatya’da Tüzük Komisyonu Üyesi olarak “muhalefet” cephesinde yer aldığım için topun ağzındaydım. O kongrede Yaşar Kemal ile Can Yücel arasında, ressam İbrahim Balaban’ın delegeliği yüzünden kavgaya varan sert bir tartışma yaşanmıştı. Yaşar Kemal koyu Aybar’cı idi; beni de kendi safına çekmek için, “Ulan, sen Kürt’ün deniz görmüşü, ben Laz’ın dağa kaçmışıyım! Yani ikimizin de kökeni aynı! Muhalefete karşı da birlikte olmamız gerekiyor” diyerek epey dil dökmüştü. O gün yine “Laz damarım” tutmuş, Yaşar Kemal’e yazar olarak duyduğum yakınlığa karşın, tutumumu değiştirmemiştim…

Kongre’dan sonra bu soruşturma kapsamında ifade vermek üzere Genel Merkez’e çağrıldım. Bir gün, Ankara’da Mithatpaşa Caddesi’ndeki binanın Genel Sekreterlik odasında buldum kendimi. Nihat Sargın çalışma masasındaydı ve önünde dosyalar vardı. Beni karşısına oturttu. Olabildiğince yumuşak bir dille, sohbet havasında konuşmaya başladı. Bir yandan da önündeki kâğıtlara bakarak bana sorular yöneltiyordu. 70’i aşkın soru sorulduğunu anımsıyorum. Ancak Nihat Ağabey soruları nazik biçimde sormaya çalışıyor, bunun bir “sorgulama” olarak algılanmamasına özen gösteriyordu. Yaptığı işten kendisi de pek hoşnut değilmiş gibi gelmişti bana…

O günkü görüşmede, benim ifademin “sanık” sıfatıyla değil “tanık” olarak alındığı izlenimini edinmiştim. Nitekim Trabzon’a döndükten bir süre sonra, aralarında Sevinç Özgüner, Rasih Nuri İleri, Halit Çelenk, Şekibe Çelenk, Naci Ormanlar, Vahap Erdoğdu, Süleyman Ege ve Ümran Baran’ın da bulunduğu 13 parti üyesinin Merkez Haysiyet Divanı’na verildiği haberi geldi. Nihat Ağabey, TİP Trabzon İl Başkanı olarak beni gözden çıkarmak istememiş, disiplin soruşturmasının dışında tutmuştu…

Ne yazık ki Malatya Kongresi ve sonrasındaki gelişmeler, TİP’te bölünmenin yolunu açmış; daha sonraki günlerde art arda gelen ve her defasında sayıları artan ihraç kararlarıyla partide ciddi bir ayrışma süreci başlamıştı…

Nihat Sargın, Behice Boran ve TİP'li yoldaşlarıyla.
Nihat Sargın, Behice Boran ve TİP’li yoldaşlarıyla.

AYBAR’LA AYRILAN YOLLAR

Nihat Ağabey, TİP’in ilk döneminde, deyim yerindeyse “Aybar’ın sağ kolu”ydu. Asıl mesleği hekimlikti ama hukuk ve seçim mevzuatı konusunda uzmanlık düzeyinde bilgi sahibiydi. O yüzden de partinin tüm hukuksal sorunlarını tereyağından kıl çeker gibi çözerdi. Aybar’ın bu bağlamda en güvendiği insandı. 1968 yılında Çekoslovakya olaylarından sonra ideolojik nedenlerle Aybar’la yolları ayrıldı; Sadun Aren ve Behice Boran’la “Emek Grubu” içinde yer aldı…

Nihat Sargın, TİP’in belleği idi. Ölümün elinden bir şeyler kurtarmak için çok çalıştı. Bu konuda hayli başarılı da oldu. Önemli belgeleri derledi, kitaplar yazdı. Ama ömrü, 2. TİP’i kitaplaştırmaya yetmedi. Mutlaka yarım kalmış başka projeleri de vardı. Uzun süre başkanlığını yaptığı TÜSTAV’ın (Türkiye Sosyal Tarih Araştırma Vakfı), bu çalışmaları en iyi biçimde derleyip değerlendirerek gün yüzüne çıkarması başlıca dileğimdir.

Nihat Ağabey, 20’li yaşlarından beri komünist hareketin içindeydi. Uzun mücadele yılları sürecinde çok şey görmüş, çok şey öğrenmişti. Sayısız kez cezaevine girmiş, işkence görmüş, sürgünde yaşamış, ama tüm sınavlardan hep başı dik bir komünist olarak çıkmıştı. TKP’yi yasallaştırmak ve ülkede 65 yıldır süren “komünizm yasağı”nı geçersiz kılmak için 16 Kasım 1987 günü sürgünden Ankara’ya döndüğünde 60’lı yaşlardaydı. Onu havaalanından alıp doğruca işkence merkezine götürenleri hiç bağışlamadım! Ne yazık ki yoldaşlarımıza bu acıyı yaşatan dönemin Başbakanı Turgut Özal’ı, daha sonra “devrimci” (!) ilan eden “komünist önderler” çıktı. Sözgelimi Nabi Yağcı, TBKP’nin ilk yasal kongresi toplanırken, “Bize en yakın parti ANAP’tır” demekten çekinmedi.

Ölüm olayı, kinleri, düşmanlıkları büyük ölçüde anlamsızlaştırıyor. Geçmişte neler söylenmiş, neler yazılmıştı Nihat Ağabey için! Basılı yayınlarda ve sanal tartışma ortamlarında bolca bulabilirsiniz sövgü örneklerini! Tabii, yel kayadan ne alır? Kötü söz sahibinindir ve bunlar, yazıldıkları yerde hep kendi utançları olarak kalacaktır! Ne demişti Bilen yoldaş: “Kalemle yazılanı baltayla sökemezsiniz!”

Evet, ardından çok şey yazıldı Nihat Sargın için. Daha da yazılacak elbet.

Ancak Nihat Sargın’ın ölümüyle bir tarih sona ermiş değil.

Kimse merak etmesin, insanlığın ileriye doğru büyük yürüyüşü ve emekçilerin sosyalizm savaşımı yeni önderlerin kılavuzluğunda sürüp gidecektir eskisi gibi.

Ta ki dolaşana dek “en şanlı elbisesiyle, işçi tulumuyla / bu güzelim memlekette hürriyet…”

ATTİLA AŞUT