ŞU İMZA GÜNLERİ…

Salim Çetin
         Salim Çetin

Nedret Gürcan, Benim Sevgili Taşram kitabında 1996 Ankara Tüyap’ ta Edebiyatçılar Derneği standında imza gününe katıldığında tek bir okuyucunun bile gelip kitap imzalattırmadığını yazıyor..

Uzaktan bu sıkıntılı durumu gören başka bir yazar Hasibe Ayten, bir kitap alarak Gürcan’ a imzalattırır ve böylece sıkıntı en azından o an için giderilmiş olur.

Ancak iki yazar da işin danışıklı dövüş olduğunun farkındadır.

Aslında genç yazarların başına çok gelir bu, özellikle kitap fuarlarının olduğu zamanlarda.

Tıpkı Nedret Gürcan gibi beklerler bir okuyucu gelsin ve imza olsun diye…

O okuyucu nedense bir türlü gelmez!

Genç ve tanınmamış yazarlar için durum bu iken, diğer bir yazar grubu için işler hiç de fena gitmez.

Popüler kültür ağları onları fena halde besler. Bir pop ikonu gibi muamele görürler, daha fuarın girişinde ‘fanları’ onları karşılar. Bu grup, yazara dokunma, bu arada kitabı da bir ara imzalatmak gibi bir arzuyla hareket eder. Çünkü bu kitlenin ‘ermişi’ dir yazar.

Peki, kim bu grupta yer alan yazarlar?

Her fuar dönemi bunu kanıtlar, uzayıp giden imza kuyruğundan bu gruptakilerin ‘çoksatan’ kitapların yazarları ile kişisel gelişim konularında yazanlar olduğu görülür.

Pop ikonu değil ama politik rüzgarın arkalarında olduğu belli olan bir başka grup ise, iktidarların hışmına uğrayıp, bu baskıları kitaplaştıran gazeteciler, politikacılar, yüksek dereceli bürokratlardır.

Onların kitapları da imza gününde sıkıntı yaşamayan grupta sayılabilir.

Peki, gerçek edebiyatın içindeki yazarlar?

Elbette onlara da yer var; ama şöyle bir ayrıma giderek bunu netleştirelim:

Enis Batur’ un deyimiyle, ‘ Tüketim aracına dönüşmedi’ ği için sınırlı bir okuyucu kitlesi etrafında dönen deneme, şiir, öykü, eleştiri kitapları ayrı tutulursa elbette tanınmış romancılarımız da bu imza günlerinde pek de sorun yaşamayabilir.

İMZA GÜNÜ ASLINDA TANITIMIN BİR PARÇASIDIR

Aslında ‘imza günü’, bir yazarın ve yazdığı kitabın tanıtımının yapılmasından sonra yerine getirilmesi gereken etkinliktir.

Eğer; kitap edebiyat dergilerindeki eleştirilerden nasibini almış, eleştirmenler tarafından değerlendirilmesi yapılmış, iyi bir dağıtım ağı ile her noktaya ulaşımı kolaylaştırılmış ise “imza günü” yazarla okuyucunun buluştuğu bir şenliktir esasında.

Fazla mı idealize ettim?

Sanki onlarca edebiyat dergisi var, ya da eleştirmenden geçilmiyor da!

Ne yazık ki hepimizin bildiği yukarıda saydığımız kanalların çoğunda sorun var.

Ve tabii ki çözemiyoruz.

Bir bölümü bunların sistemle ilgili, çağın getirdiği yeni düşünüş biçimi ve yenidünya düzeninin dayattıkları…

Bir kısmı yapısal olduğu kadar zihin dünyamızdaki bencillikten, yanlış düşünceden kaynaklanıyor.

Kısaca şimdilik baş edemediğimiz bu sorunlarla birlikte yaşayacağız gibi görünüyor.

Yani çoksatan kitabının yazarı daha popüler olacak, dolayısıyla imzayı en çok o atacak

Kişisel gelişim kitapları yine fuarın yarısını kapatacak, gelen kitle iyi bir mal alan müşteri bulma mutluluğu ile kendi yazarını imzaya boğacaktır.

Bu şartlarda oraya değil bir tanınmamış yazarı, Tolstoy’ u koysanız bile tek imza yapabileceğini sanmam.

***

Geçen ay Sombahar’ da Aydoğan Yavaşlı da, “Havagazı, Su Saati” başlıklı yazısında bu sorunlara değiniyor, “İmza günlerinin şekli şemali” nin değişmesinin gereğinden söz ediyordu.

Tabii bu ‘şekli şemal’ in değişiminden kast edilenin ne olduğu yazıda detaylı söylenmiyor ama biz biliyoruz ki edebiyat entelejiyası çoktandır bunu tartışıyor.

Ne bunlar?

Edebiyatın eski gücünü yitirmesi, popüler kültürün etkileri, kitap tanıtımlarının çoktandır bir malın tanıtımını andırır biçimde ‘ piyasa’ mantığı ile yapılıyor olması gibi pek çok unsur…

Bunlara ilave olarak Pazar ekonomisinin yayın dünyasını esir alması, edebiyat dergilerinin azlığı ve yetersizliği …

Bu konular epeydir tartışma alanında olan konular.

Peki, olumlu bir gelişme görülüyor mu?

Ne yazık ki şimdilik hayır!

1996’ larda Nedret Gürcan’ ın imza günü’ nü için yazdıklarını 2021 de Aydoğan Yavaşlı da başka yazarlar da dile getiriyor.

Kısaca, şimdilik çözemiyoruz!

O halde biz Enis Batur ustadan aldığımız iyimserlikle geleceğe bakalım:

Usta, Notos’ da Semih Gümüş’ ün sorularını ( Notos, 68 sayı, 2018,) yanıtlarken, ‘yaratı alanları arasında ekonomiye en az bağımlı’ olanın edebiyat olduğunu belirttikten sonra, sıkıntıları ‘ Para’ ya sırtını dönecek bir kuşağın çözebileceğinin altını çiziyor.

Devamla, ’ edebiyatta güçlü yapıtları ortaya koyanların pek azı bolluk içinde yüzmüştür.’ diyor.

Ve son noktayı koyuyor: “Edebiyat özünde ‘ Nasıl daha çoksatarım’ şiarıyla yaşayanların tekelinde kalmayacaktır.

Biz de bu görüşlere katılmak düşüyor.

Salim Çetin
Latest posts by Salim Çetin (see all)

1 Yorum

  1. Teşekkürler. Popüler kültürün işgali altındaki edebiyatın sorunlarını çözmek çok zor. Yazının ve iyi edebiyatın gücü, satış oranlarıyla karşılaştırılamayacak ölçüde kıymetli.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir