TANINMAK, BİLİNMEK ve MESAJ KAYGISI

Tartışmayı belleğim beni yanıltmıyorsa 90’lı yılların ortalarına doğru Adam Sanat dergisinde Memet Fuat açmıştı. O tartışmaya ben de bazı dergilerde katılmış ve hangi taraftan olduğumu açıklamıştım: Yazarlar ille de tanınma kaygısında olmamalı, bilinmekle tatmin olmalı, demiştim. Sorarsanız söyleyeyim: Bugün de aynı fikirdeyim. Çünkü yazar dediğimiz, toplumun nezdinde yüzüyle değil, yazdıklarıyla vardır, var olmalıdır. Sözgelimi, çok ünlü bir yazarla aynı bakkaldan alışveriş ediyor olabilirsiniz. Bu durumda orada sık sık karşılaşma ihtimaliniz oldukça yüksek ama siz onun okurlarında hayranlık uyandıran bir yazar olduğunu hiç bilmeyeceksiniz. Velev ki boşboğazın teki kulağınıza fısfıslamasın.

Bu konuyu aşağı yukarı yirmi beş yıl sonra nereden hatırladığımı soracak olursanız… Sizler de görüyorsunuzdur, arife tarif gerekmez. Zamane yazarlarının birçoğu, toplum önünde yazdıklarıyla görünmekten çok, tıpkı bazı artistlerin, şarkıcıların, futbolcuların yaptığı gibi, yüzleriyle varlar. Doğrusu zaman zaman ben bile hayıflanıyorum. Keşke bunlar kadar yakışıklı biri olsaydım, diyorum. Harika Clark Gable pozları verir, yazdıklarımın üstüne çıkardım. Fakat poz verme konusunda kimse özellikle bazı kadın yazarlarımızın önüne geçemez. İnsan kitaplarını bir yana bırakıp yazarın güzel yüzünü saran parlak kıvırcık saçlarına, yay kaşlarına, mühür gözlerine, narçiçeği dudaklarına uzun uzun bakmaktan alıkoyamıyor kendini.

*

Bir de şu “mesaj kaygısı” meselesi var. W. Allen demişti bir zamanlar: “Size bir mesajım olacaksa postaneye gider telgraf çekerim.” Gülüp geçmiştim tabii ama imza ve söyleşi etkinliği için gittiğim bir okuldaki kütüphaneci “Kitaplarınızda öğretmen tavrı öne çıkıyor,” deyince artık gülüp geçmemem gerektiğini düşündüm.

Nitekim yeni bir öykü kitabı yayımlanan bir kadın yazarımız, kendisiyle yapılan bir söyleşide “Benim mesaj kaygım yok, o kaygı estetiği yıkar” anlamında bir şeyler söyleyince -her zaman yaptığım gibi- “Acaba mı?” demekten alıkoyamadım kendimi. Sanırım yazarın yazdıklarında ille de bir mesaj vereceğim kaygısı ağır bastığında öykü öykü olmaktan çıkıyor, demek istiyor. Ben öyle anladım. Aksi düşünülebilir mi? Yazdıklarımızda tabii ki bir mesaj olacaktır, ama şöyle, ama böyle. Öyle olmasa Yunus Emre “Derdim vardır inilerim” der miydi? Bence mesele, ölçüde.

Nerede okudum ya da kimden duydum, hatırlamıyorum: Lenin’e “Efendim, yazarlar özgür bir şekilde yazmak istiyorlar,” demişler. “Tabii özgürler,” demiş o da, “bizim de onların yazdıklarını okumamak gibi bir özgürlüğümüz var.”

AYDOĞAN YAVAŞLI