YAŞAMAYA DAİR

BENGÜSU ATAOĞLU


Birçok kez hayat dediğimiz bu maratonu anlamakta zorlanan bir tek ben miyim, diye düşündüğüm oluyor.  Etrafımdaki insanlar başlarını kaldırmadan günlük rutinlerini sürdürürken ben amansız bir sorgulama içerisindeyim. Ömür dediğimiz şey çok mu kısa, yoksa biz mi onu har vurup harman savuruyoruz?  Aristo’nun da yakındığı gibi: Hayat kısa, sanat uzun mu yoksa? Ya da Seneca’nın dediği gibi, yaşam kullanmasını bilene mi uzundur?

Her ne kadar doğanın eli açıklığı konusunda Seneca’ya katılmak istesem de bazen bu pek mümkün görünmüyor. Çünkü var oluşunda büyük başarılara imza atmış isimleri bile yaşamın kısalığından dem vururken görebiliriz. Bu insanın doyumsuzluğundan mıdır, yoksa bir gerçek midir? Ancak Seneca’ya katılabileceğim noktalar da var.

Biz insanlar bazen gereksiz şeyler peşinde ömrümüzü araya veriyoruz, maddi şeylere takılıp hayatın gerçek anlamını ıskalıyoruz. Bir inci peşinde her şeyimizi feda ediyoruz ancak o inciye ulaştığımızda güzel harcanmış bir ömrün vereceği tatminden oldukça uzak bir noktada pişmanlıklar içinde yüzüyoruz. “Ve o incinin ezgisi bir fısıltıya dönüp silinip gidiyor”, tıpkı yaşamımız gibi…

Tabiat kendi kanunlarını kendi yazar, bize de onun adaletine güvenmek kalır. Kabulü zor olsa da, bu gökyüzünü bir gün seyredemeyecek olmamız gerçeği dursa da yaşamın sonlu olduğunu kabul etmeli ve var oluşumuzu onurlandıracak şekilde yaşamalıyız. “Momento Mori” öğretisinin bize söylediği gibi, bir gün öleceğimizi aklımızdan çıkarmamalı, ancak karamsarlık içinde değil, büyük bir umut ve yaşam enerjisi içinde varlığımızı sürdürmeliyiz. Ölü Ozanlar Derneği filminde söylenildiği gibi, ölüm bizi uzaktan izlerken onun yüzüne “Carpe Diem” diye bağırabilmeli, yaşamı iliklerimize kadar hissetmeliyiz. Belki o zaman yaşam bize bu kadar kısa gelmez. Ne diyordu Nobokov: “Güzelliğin olduğu yerde acıma da vardır ve güzel olan her şey ölmelidir.” Burada insan güzel olan değil, acınası olandır ve bu yüzden ömrü boyunca mutlak güzelliğin peşinde koşar. Ancak bunu elde edemeyecek kadar kusurludur. Machbeth gibi arzular peşinde mutsuz kılarız kendimizi, oysa yapmamız gereken tek şey yaşamaktır. Özünde bütün sorun da bu değil midir zaten: “Olmak ya da olmamak”…

Latest posts by Bengüsu Ataoğlu (see all)