YAZ, YAZ, GAYYA KUYUSUNA AT

Aydoğan Yavaşlı
              Aydoğan Yavaşlı

 

Aşağı yukarı altı-yedi aydır süren şu salgın nedeniyle birçokları, insanların eve kapanmak zorunda kaldıkları için eskisinden daha çok kitap okuyacaklarını düşündüler. Bir ara kargo şirketleri evlere habire kitap kolileri taşıdılar. Ama sonra birdenbire kesildi. Nedenleri üzerine çok şey söylenebilir elbet.

Gelelim benim gibi özellikle çocuk ve ilkgençlik edebiyatı türünde kitap yazanların hal-i pür melâline: Durum tek kelimeyle vahim! Çünkü edebiyatın bu türünde kalem oynatanların okurları büyük ölçüde okul çağı çocukları. Okullar eğitim-öğretime kapalı olduğu için… Gerisini söylemeye gerek var mı? Özellikle çocuk kitapları yayımlayan yayınevleri, uzun bir süreden beri kitap yayımını durdurdu, depo eksiltmeye bakıyor. Haksız mı, diye soracak olursanız, haklılar derim. Şu durumda ben de yayıncı olsam kitap basmam. Bir istisna: Yazarının çok tanınmış biri olması şartıyla.

Yeri geldi, söylemeden geçemeyeceğim: “Bütün bu şerait içinde dahi” hâlâ şiir yazıp (ya da yazdığını sanıp) yayımlayanları hayretle izliyorum. Şu şair takımı gerçekten kahraman bence. Baksanıza, covid 19 gibi görünmez ve de ölümcül bir virüsten bile korkmuyorlar. Adeta, “Başlarım senin ölümcüllüğüne, ben şiirimi yazar geçerim arkadaş!” diyorlar.

Dergi çıkaranları da o ‘kahramanlar’a eklemek lazım. Bu koşullarda dergi çıkarmak için gerçekten de ya kahraman olmak lazım, ya da… Ya da çılgın! Gençlerinin işsiz, çocuklarının aç, aydınının hapis, okullarının sefil, işçi-memur ve esnafının sahipsiz olduğu böyle bir ülkede insanların para verip kitap, dergi alacağını, aldıklarını okuyacağını düşünmek, böyle bir hayal kurmak… Bana biraz tuhaf geliyor, kimse kusura bakmasın. Fakat kendimi ve hangi şartlarda yaşarsa yaşasın bazı tanıdıklarımı ayırmak isterim: Bizim gibiler cebindeki son kuruşu verip kitap-dergi alır ve yutar gibi okurlar.

Yazmaya gelince… Marifet, iltifata tâbidir, bilirsiniz. Doğrusunu söylemek gerekirse aşağı yukarı yedi-sekiz aydır kitap bütünlüğünde hiçbir çalışmam olmadı. Bir doygunluk hissi var. Okumak daha güzel ve anlamlı geliyor bana. SOMBAHAR’da haftada bir görünmekse diri tutuyor. Kaç kişi okuyor, okuduktan sonra kaç kişi eleştiriyor veya beğeniyor; orasını bilemiyorum. Eskiden böyle değildi. Yani 30-40 yıl önce. O zamanlar dergilerde dostlarımızın şiirlerini ya da hikâyelerini gördüğümüz zaman telefon eder, kutlardık. Beğenmişsek beğendiğimizi, beğenmemişsek eleştirimizi yüzüne karşı yapardık. O nezaketin üstünde şimdi yeller esiyor. Kaç yıl oldu hatırlamıyorum, çocuk kitapları da yazan bir kadın yazarımızın bir hikâye kitabını ele alıp eleştirmiştim. Kitap Ankaralı bir yayınevinde çıkmıştı. Eleştiri yazım da Ankaralı bir eleştiri dergisinde… O kadın yazar bana küstü, bir daha hiç konuşmadı, üstüne üstlük çocuk sayfasını yönettiği bir gazetenin kitap ekinde onca kitabıma karşın beni daima görmezden geldi. Filanlara “dokunan yanar”, evet ama bizim kendini pek demokrat, aydın, yazar filan sananlarımızın da (bazılarını ayırmak isterim) o “filan”lardan farklı olmadığı bir gerçek.

Başka bir gerçek de şu: Bütün olumsuzluklara ve engellemelere karşın gene de onlarca yayınevi var. Kitaplar çıkıyor, dağıtımcılara gidiyor, oradan kitabevlerine, okurlara ulaşıyor. İyi hoş da, toplum yaşamında neden bu “okumuşluğun” karşılığını göremiyoruz? Bir zamanlar Aziz Nesin’in önünde uzanan o imza kuyruklarındaki insanlar nerede? Yılmaz Özdil bu kadar okunuyorsa bunun karşılığını neden göremiyoruz toplumsal yaşamımızda? Yaşar Kemal okurları yaşıyorlar mı? Yoksa biz okuduklarımızı davranışa dönüştüremeyen insanlar mıyız?

Aydoğan Yavaşlı

2 Comments

Comments are closed.