Yenice Ormanları Göktepe Yaylası ve Göleti

Aramızdaki Güz Kızılı

“ Donmuş ıhlamur dallarında üşüttüm özlemimi”     
Nazım Hikmet

“Gün, yavaş yavaş rengini, kokusunu buluyordu.”, diyor Tomris Uyar. Sahi günün kokusu, rengi her yerde aynı mıdır? Yenice ormanlarının kokusu diğerlerinden farklı mıdır? Aklımda bir dolu soruyla yollardayım. Gökyüzüne daha sık bakmak, toprağa, yeşile dokunmak, bir ağaca sırtımı vermek istiyorum. Yol Arkadaşım Trekking Grubu ile Yenice Ormanları’nı adımlayacağız.

           Karabük’e bağlı olan Yenice, Türkiye’nin en büyük blok ormanlarına sahip.1999 yılında Dünya Doğayı Koruma Vakfı (WWF) tarafından korunması gereken 100 sıcak noktadan biri olarak kabul edilmiş. Filyos Çayı’nın açtığı derin bir vadiden geçen karayolunda ilerliyoruz. Demiryolu ile aramızda akarsu var… derken tünellere girip çıkmaya başlıyoruz. Yenice-Karabük arasındaki 32 kilometrelik yolda 16 tane tünel var. Önce tünel adları sonra da tünellere kısa aralıklarla giriş çıkışlar heyecanlandırdı beni. Hemen not aldım isimleri ve uzunlukları. Pirinçlik Tüneli (69), Yalnızca Tüneli (205), Ulubelen (36), Bolkuş (239), Yellikaya (410), Deligeçit(104), Yassıkaya (212), Şahinkayası (298), İkizdere (240), Keltepe (185), Çakmakkaya (225), Alaçamkaya (117), Ezankaya (98) , Suçatı (705), Balıkısık-1 (350), Balıkısık-2 (280).

      Yellikaya’yı geçerken “Yaşam, insana değişmez biçimde dayatılmış bir yol gibi, içinden bir daha hiç çıkılamayacak bir tünel gibi görünür.” diyen Milan Kundera’yı anımsıyorum. Suçatı’da tünel kazan mahkumları, Ezankaya’da tünelin sonundaki parlak ışığı görenleri düşünüyorum. Gorki’nin Tünel hikayesinde barsakları deşilen, başı bulutlara değen dağı delen insanların  küçüklüğünden söz etmesi, öylesine cılız hissettirdi ki kendimi karanlıkta ilerlerken. Onun anlatımındaki gibi dağın eteğindeki açık ağızdan girip toprağın barsaklarında ilerlerken, güneşin ardımızdan acı acı bakmasını gördüm. Dağın kederli yüzü, içinden geçen demir yığınlarının kahkahaya benzeyen yankılarıyla bulutlanıyordu. Tüneller bittikten sonra Yenice Ormanları yemyeşil kucaklıyor bizi. Masalımsı bir havada ilerliyoruz. Köyleri geçerken yamaçlardaki her evin toprağında, birer ikişer aile mezarlıkları görüyoruz. Bahçelerdeki müstakil mezarlıklar şaşırtıyor beni. Yenice Ormanları’nın güneye bakan kısmında çam ve sandal ağaçları, kuzeyinde ise ıhlamur ağaçları var. Etkileyici bir coğrafya. Çok sayıda ağaç türünü ve yaban hayatını barındırıyor içinde.

            Fatih Sultan Mehmet, burayı Cenevizlilerden ele geçirmiş. Söylentilere göre, Fatih Sultan Mehmet, komutanlarına sorar: “ Nice oldu”. Komutanların cevabı: “Yenice alındı” İşte böylece, yörenin ismi “Yenice” olarak kalmış. Ormandaki bilinen ağaç türleri şunlar: Uludağ Göknarı, Doğu Kayını, Sarı Çam, Kara Çam, Camiyanı Karaçamı, Kızıl Çam, Istıranca Meşesi, Virgiliana Çınarı, Ceviz, Dişbudak, Kızıl Ağaç, Fındık, Porsuk, Yabani Kiraz, Gümüş Ihlamur, Adi Ihlamur, Akağaç, Kızılcık, Şimşir, Ahlat, Kontus Defnesi, Kurt Bağrı, Erguvan, Jasminum. Yürüyüş öncesi yerel rehberimiz bölge ve parkurlar hakkında bilgi verdi. Orman on üç bölgeye ayrılmış ve geniş orman yolları ile birbirine bağlanmış. 210 kilometre boyunca işaretlenen yol üzerindeki 21 parkur, alternatif güzergâhlarla birlikte toplam 396 kilometreye ulaşıyormuş. Parkurlar genellikle orman yolu ve patikalardan oluşuyor. Patikalarda 50 metre, orman yollarında ise 400 metre aralıklarla uluslararası platformda “grande randonnee” olarak bilinen sisteme uygun kırmızı-beyaz işaretler konulmuş.

Göktepe Yaylası ve Göleti bu parkurlardan birinin üzerinde çok güzel bir rota. Gölet küçük bir derenin önüne set çekilerek oluşturulmuş. Yenice Ormanları’nın en önemli bölümü Arboretum sahası. Anıt ağaçların bulunduğu bir tabiat müzesi. Bunlar doğanın en değerli hazineleri. Zamansızlığı öğreniyorsun bu ormanda yürürken. Ağaçların arasından usulca akan küçük dereler var.

         Uçan atına binen bir kız çocuğu gibiyim. Dünya diye adlandırılan, geçmişin mitlerinden oluşan bu gezegende gerçeği efsanelerden nasıl ayırt ederiz? Burada hiçbir şeyle kıyaslayamayacağım efsunlu bir hava var. İç içe geçen dallar ve yapraklar arasında yol alırken sanki güneşin aydınlattığı bir eşikten geçiyoruz. Ağaçların yapraklarındaki güneşin yanıp sönen parlaklığında yürüyoruz. Bazı ağaçların olağanüstü çapları ve boyları var. Yaprakların yeşilden sarıya döndüğü mevsimdeyiz. Doğanın çiçeklendiği zaman da gelmeli buraya. Ihlamur ağaçlarının altında yürümeli.

       Yunan mitolojisinde öldüklerinde de birbirlerinden ayrılmak istemeyen Philemon ile karısı Baukis’in sevgisini anımsatır bana ıhlamur ağacı. Ulu bir çınara dönüşen Philemon, beş parmaklı bir ele benzeyen yapraklarıyla uzanır Baukis’in dallarına doğru. Önce kalp şeklinde yapraklar çıkarıp, sevgiyle bırakır el şeklindeki yapraklarının üzerine Philemon’un Baukis. Ardından mis kokulu sarı göbekli bembeyaz ıhlamur çiçekleri açar; şefkatle okşasın diye sevgilisi. Ne zaman bir ıhlamur ağacı görsem yanı başında bir çınar ağacı arar gözlerim.

“Bende tarçın sende ıhlamur kokusu
Yürürüz başkentin sokaklarında
Bir nehir şu tutuk konuşan cumartesi
Üstünde iki yonga: Çarşamba, bir de Cuma”
( Cemal Süreya)

         Göğün mavisi yavaş yavaş çekilmeye başladı. Gölgeler kayboldu. Ihlamur Seyir Terası’na vardığımızda derin vadiyi kuşatan ağaçların görüntüsü kucakladı bizi. Doğa, göğe göz alıcı bir çerçeve oluşturmuştu. Yalçın zirveler, yeşilden sarıya, sarıdan kızıla dönen vadiler, suyun ve nemin yarattığı zengin bitki çeşitliliği ile uçsuz bucaksız bir doğanın kalbinde yürüdük bugün. Yol Arkadaşım Grubu’na, Aytekin Gültekin ve Dilek Gültekin’e bu muhteşem rota için teşekkürler. Kente dönüş yolunda beyhude ıhlamur kokusu aradım. Bıraktığım yerlerin, dokunduğum yaprakların ve dalların, göz kamaştıran bir parıltı ile üzerime geldiğini gördüm. Gözlerimi kapadım…

Demet Kurt Güngör

Sizin İçin Seçtiklerimiz

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: