Zamanda Hitit Uygarlığına Dokunuş-1

Demet Güngör Gezi

HATTUŞA, Frig vadilerinden sonra beni en çok heyecanlandıran gezilerimden biri. Hattiler, Frigler, Hititler izlerini bırakmış bu topraklara. O izlere dokunup, yolculuk yaptım zamanda. Ankara’daki Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ne birçok kez gittim. Sanırım beni, orada gördüğüm eserlerin çıktığı topraklarda olmak heyecanlandırıyordu. Bu Anadolu’nun kucağına yolculuktu.
Hattiler M.Ö. 2500-2000 yıllarında Anadolu’da yaşayan ilk uygarlıktı diyebiliriz. Hatti Ülkesi, Anadolu’nun en eski adı. Hattiler ve Hititleri aynı ırk zannetmeyin. Birbirinden ırk ve dil bakımından ayrı iki halk. Ancak Hitit kültürü Hattilerden etkilenmiş. Hititlerde bu gücün bir parçası olmuş. Bu bölge 1986 yılında UNESCO tarafından Dünya Mirası olarak listeye alınmış.

‘’Göğün güneşi efendim, insanlığın çabası, sen denizden yükseliyorsun, göğün güneşi, sonra göğe çıkıyorsun.’’ Hititler Anadolu’da yaşadıklarından, güneşin denizden yükseldiğini elbette göremezlerdi. Bu Hitit sözü, onların Anadolu’ya Kafkas bölgesinden inerken, Hazar Denizi ya da Karadeniz’den geçerken, güneşin yükselişini gördüklerini gösteriyor. Ankara’nın simge eserlerinden biri olan, Sıhhıye’deki Hitit Güneş Kursu yıllarca kent amblemi olarak kullanıldı. Bu eser, Sıhhıye’den her geçişimde benim zamanımı değiştirir.

Hattuşa, Ankara’ya 200, Boğazkale’ye 30 kilometre uzaklıkta. Ankara-Samsun karayolunda, Sungurlu’yu 7 kilometre geçtikten sonra sağa dönen ilk yol. 23 kilometre sonra sizi Boğazkale’ye ulaştırır. Hattuşa, Tunç Çağı’nda Hititlerin başkenti olmuş. Yapılan kazılarda Hatti, Asur, Hitit, Frig, Roma ve Bizans’tan kalma eserler çıkarılmış. Boğazkale’deki müzede bu eserleri gördük. Müzenin girişinde bizi, Hiyeroglifli Oda Yazıtı karşıladı. Hititler hem çivi yazısını hem de hiyeroglifi kullanmış. Son Hitit Kralı Şuppiluliuma II.’nin M.Ö. 1200’den önce kült odasına yazdırdığı altı satırlık bir yazıt. Bu yazıda, Kral II. Şuppiluliuma ülke için yaptıklarını ve tanrılara kurbanlar verdiğini anlatıyormuş. Son cümlesinde de ‘’ tanrısal toprak yol ‘’ dan söz ediyormuş. Bu oda uzmanlara göre yeraltına inen, toprağın altına uzanan yolmuş. Yani yeraltı dünyasına sembolik giriş.

Buralarda yerleşim M.Ö. 3000-2000 yıllarında başlamış. Geç Kalkolitik Çağ olan bu dönemde, insanlar tarım ve hayvancılıkla uğraşmaya başlamış. Bu çağda yazı bilinmiyormuş. Eski Tunç Çağı denmesinin nedeni de maden işçiliğinde bakır-arsenik ve bakır-kalay alaşımları kullanmalarından dolayıymış. Hattuşa kenti, Aşağı ve Yukarı Şehir olarak iki bölüme ayrılmış. Güneyde olan Yukarı Şehir’de genellikle kutsal alanlar ve tapınaklar var.

Aşağı Şehir

Aşağı Şehir’de ise yaşam alanları ve Büyük Tapınak bulunuyor. Güneydeki sur üzerinde Sfenksli Kapı, Aslanlı Kapı, Kral Kapısı var. Aşağı Şehir’deki Büyük Tapınağın Fırtına Tanrısı ve Arinna’nın Güneş Tanrıçasına adandığı sanılıyor. Müzeden , Hititler hakkında epeyce bilgi sahibi olarak çıktık. Açık alanları gezmek daha büyüleyici oldu. Dilek TaşıÖnce Aşağı Şehir ve Tapınak 1’ i gördük. Burası Büyükkale Kral Sarayı ve ova arasındaki bölge . Kült alanları ve etkileyici Dilek Taşı görülmeye değer. Buradan Aslanlı Kapı’ya doğru ilerledik. 6 kilometrelik şehir surunun güneybatısındaki bu kapıya aslanlar üç boyutlu işlenmiş. Sonra güney sınırını oluşturan Yerkapı’ya yöneldik.

Tabanı 80 metre genişliğinde, yaklaşık 15 metre yükseklikte , 250 metre uzunluğunda yapay yığma bir set. Bunun üzerinden geçen surun ortasında Sfenksli Kapı var. Altında da Potern adı verilen 70 metre uzunluğunda bir tünel bulunuyor. Tüneldeki taşların dizilimini, o taşlara dokunduğumda hissettiklerimi ifade etmekte zorlanıyorum. Benim için tam bir zaman tüneliydi. Tünelden çıkıp sola döndüğünüzde merdivene kadar gidin ve yığma sete çıkın. Sonra o taşların üzerine uzanın ve gözlerinizi kapatın.
İşte tam burası Hititlerin mitolojik hikayelerini hatırlamak için uygun bir yer. Hititlerin kendi ögesini taşıyan en önemli mitolojik hikayesi Zalpa Hikayesidir. Kaneş Kraliçesi’nin hikayesi.
“Kaneş Kraliçesi bir yılda otuz erkek çocuk doğurur ve kendi kendine doğurduklarının ne kalabalık şey olduğunu fısıldar. Sonra bir sepeti kalafatlatarak çocukları içine koyar ve nehre bırakır. Nehir, çocukları Zalpuwa kentindeki denize sürükler ve çocukları tanrılar alır, büyütür. Aradan yıllar geçer, bu kez kraliçe bir yılda otuz kız çocuğu doğurur. Bu defa çocukları kendi büyütür. Delikanlı olan erkek çocuklar ise annelerini aramaya çıkarlar. Tamarmara kentine vardıklarında, otuz erkek kardeşin bir yıl içinde doğduğunu öğrenir kent halkı.  Bunun üzerine Kaneş

Kraliçesi’nin otuz kız çocuğu doğurduğunu, erkek çocuklarının da kaybolduğunu söylerler delikanlılara. Çocuklar annelerini görmeye giderler. Tanrılar, çocuklarını tanımaması için kraliçenin kalbine şüphe düşürür. Kraliçe oğullarını tanımaz ve kızlarını kardeşleri ile evlendirmeye kalkışır. Ancak en küçük kardeş ‘’ Biz kız kardeşlerimizle evlenecek miyiz? Tanrıya karşı böyle bir hürmetsizlik doğru değildir ‘’ der ve itiraz eder.’’ Tabletin bundan sonraki bölümü kırık olduğu için hikayenin diğer ayrıntıları öğrenilememiş.
Hikaye en heyecanlı kısmında yarım kalıyor. Ama ben yazımın ikinci bölümünde başka hikayelerin içinde yolculuğa devam edeceğim. Ben o taşlara dokundukça hafifliyorum. Yolculuğa çıkarken geride bıraktıklarım yeterince ağırdı zaten. Tarihin karanlık odalarında onlarla birlikte dolaştığımı düşlüyorum. Taşlar hüzün kokuyor. Şimdiki yaşamın dekoru oldu o uygarlıklar…

DEMET GÜNGÖR

Sizin İçin Seçtiklerimiz

Yazar Hakkında: Sombahar

%d blogcu bunu beğendi: