Zamanda Hitit Uygarlığına Dokunuş – 2

Zamanda Hitit Uygarlığına Dokunuş - 2

Hitit uygarlığına dokunmaya devam ederken, bir taraftan da çevremdeki insanları gözlüyordum. Balıklar ve insanlar… Bir yerde okumuştum. Kaldırılan çeperleri olan akvaryumlar varmış. Bir süre sonra akvaryumun çeperini yukarı çekiyorlarmış. Burada belli ortama alışan balıklar, serbest sulara asla dalmıyorlarmış. Suyun belli bir yerine kadar geliyor ama önlerinde artık bir engelin olmadığını bilmeden oldukları yerde dönüp duruyorlarmış. Oysa birazcık ilerleseler… İnsanlarda öyle. Hoş olmayan bir şeye dokununca hemen geri çekilirler. Dünyanın sınırına burnunla dokunmak… Balıklar gibiyiz. Akvaryumumuzun camına dayanmıyoruz, burnumuzu bile değdirmiyoruz. Başka bir dünyaya girecek cesaretimiz yok çoğumuzun.


Hiyeroglifli Oda’yı gördüğümde hayranlığım benim önüme geçti. Son Hitit Kralı Şupiluliuma II. M.Ö.1200’den önce bir kült odası inşa ettirmiş. Sol duvarda kral ok, mızrak ve kılıcıyla; arka duvarda ise başının üstünde kanatlı bir güneş kursu olan tanrı var. Tanrı’nın adı belirtilmemiş. Güneş kurslarının ortasında boğa, geyik, aslan gibi semboller bulunuyor. Her biri farklı bir şeyi temsil ediyor. Boğa, en büyük tanrı olan Gök Tanrısı’nın sembolüymüş. Sağ duvardaki hiyeroglifli yazıda, kral başarılarından ve daha önce söz ettiğim yeraltına yaptırdığı yoldan söz ediyormuş.
Buradan çıkınca eski başkentin buluntularının olduğu yerleşim alanına, Güney Kalesi’nin girişine ilerledik. Bu kalede yerel beylerin, çevrede yaşayan halkın ve mallarının korunduğu sanılıyormuş. En merak ettiğim kısım ise Yazılıkaya idi. Hitit kaya anıtlarının en büyüğü olan Yazılıkaya, yeni yıl kutlamalarının yapıldığı yermiş. A odasının sağ tarafında tanrıçalar, solda ise tanrılar betimlenmiş. Her figürün yanında hiyeroglifle yazılan adlar var. Ana sahnede Fırtına Tanrısı Teşup ve Güneş Tanrıçası Hepat karşılıklı duruyorlar. En büyük figür tam karşıda yer alan Kral Tudhaliya IV. kabartması. M.Ö. 13. yüzyılda buranın şu an ki görünümünü veren kralmış. Yazılıkaya’nın B odası ise Tudhaliya IV. ‘nın oğlu olan Şuppiluliuma II. tarafından yaptırılmış. Yine omuzlarında kılıç taşıyan 12 tanrıdan oluşan bir kabartma var burada da. Karşısında büyük bir kılıç var. Sapında dört aslan figürü ve üstü boynuzlu başlık taşıyor. Sağ tarafta Fırtına tanrısı Teşup’un oğlu Şarumma’nın kral Tudhaliya ‘ya sarılışı var. Duvarlara da adakların konması için nişler yapılmış.


Yazılıkaya’yı keşif bittiğinde öğle molası vakti gelmişti. Boğazkale Köyü’nde, güzel bir alabalık çiftliğinde yemek molamızı verdik. Çaylarımızı da içtikten sonra Hitit Barajı’na geçtik. M.Ö. 1240 yıllarında burada büyük bir kuraklık yaşanmış. O zamanlar Kral Tudhaliya 10 adet baraj yaptırmış. Bu baraj kuraklıktan etkilenmeyen ve işlevini yitirmeyen tek barajmış. Baraj yapımında kullanılan teknik, bugünkü teknikle aynıymış. Ama Hititler,barajın yapımında çimento yerine kil kullanmışlar. Tanrıça Hepat’a ithafen yapılmış. İçinden çıkan kaynak suyu bugüne kadar akmaya devam etmiş. Hala tarım arazilerinin sulanmasında kullanılıyormuş.

Sfenksli Kapı
Sfenksli Kapı

Son durak Alaca Höyük’teki müze ve Kral Mezarları… Buradaki Sfenksli Kapı Hattuşa’dakinden farklı. Genişliği 10 metre. Kapının iki yanında, iki metre yüksekliğinde sfenksler var. Sol taraftaki boğa, Fırtına Tanrısı’nı sembolleştiriyormuş.
Tasvirlerde kült, av ve eğlenceden oluşan bir bütünlük var. Yani Fırtına Tanrısı onuruna kutlanan bir dini tören anlatılmış.
Hatti uygarlığı, Hitit uygarlığına kaynak olmuş. Alaca Höyük “Kral Mezarları”bu yüzden en önemli buluntular. Höyüğün güneydoğusunda 13 farklı mezardan, altı tanesini aslına uygun olarak canlandırmışlar. Etkilenmemek mümkün değil. Mezarlarda ölülerin başları batıya, yüzleri güneye çevrilmiş. Ölüleri sağa yatırılmış hocker pozisyonunda gömmüşler. Altın, gümüş ve değerli taşlardan oluşan takılar, silahlar ve kaplar mezarların içine konmuş. Güneş kurslarını da mezarlara süs hediyesi olarak bırakıyorlarmış. Mezarların dört yanı taşlarla örülmüş. Gömüldükten sonra üstleri ahşapla kapatılıp, üzeri killi toprakla sıvanıyormuş. Bunun üzerine de kurban edilmiş sığır başları, bacakları ve kemikler bırakılıyormuş.

Hititler, kendilerine ait kültürün yanısıra, yeni tanıştıkları kültürlerinden kendilerine uyanı da kabullenmişler. “Bin Tanrılı”olarak anılmalarının nedeni de, herhalde bu hoşgörülü toplum yapısından geliyor. Hitit mitolojisinde Babil motifleri de var. Hititlere göre tanrılarına hizmet ederken yaptıkları hata, tanrıları öfkelendiriyor ve ülkenin tamamı zarar görüyordu. Kaybolan Tanrı Mitolojisi, bunu en iyi anlatan mitlerden biridir.Tanrılar kızınca ortadan yok oluyorlarmış ve beraberinde bereketi de götürüyorlarmış. Çaresiz kalan insanlar kaybolan tanrının bulunması için birçok ritüeli yerine getirmek zorundaymış. Mitolojiyi kısaca şöyle özetleyebiliriz. “Tanrı Telipinu kaybolunca, pencereleri sis, evleri duman doldurdu. Koyun kuzuyu, inek buzağıyı istemedi ve arpa, buğday yetişmedi. Büyük Güneş Tanrısı bir ziyafet verdi ve bin tanrıyı davet etti. Hepsi yediler, içtiler ama doymadılar. Fırtına Tanrısı’nın babası, oğlunun kızıp gittiğini söyledi. Fırtına Tanrısı buna daha çok sinirlendi ve ülkeyi kasıp kavurdu. Bunun üzerine tanrılar ne yapacaklarını bilmediler. Sonunda büyüye başvurdular. Fırtına Tanrısı sakinleşti ve evine döndü. Ülkesi yeniden berekete ve bolluğu kavuştu..”

Hitit Barajı
Bir başka Kaybolan Tanrı Mitolojisi de şöyledir.”Taht tanrıçası kartalı çağırır ve ona yeşil ormanda kimin oturduğunu, ne yaptıklarını sorar. Kartal, ormanda Yeraltı Tanrıçaları’nın oturduğunu ve bir iğ tuttuklarını, kralın yıllarını eğirdiklerini söyler….” Mitolojiye göre her insanın bir ipliği var ve onların ipliğini büker dururlar. Günün birinde ipliği keserler ve o anda insan ölür.
Gezi sonlandıktan sonra, çaylarımızı yudumlayarak yorgunluğumuzu attık. Buraya kadar gelip Çorum leblebisi almadan dönmek olmazdı tabii ki. Yol üzerindeki bir satış mağazasından, sıcacık leblebilerimizi aldıktan sonra, modern dünyaya yolculuğa başladık. Anadolu birçok uygarlığı beşiğinde sallamış.Toplumlar büyümüş, gelişmiş ve çökmüş. Aynı insanların doğup, büyüyüp, gelişip sonra da ölmesi gibi.
Hititler yüzyıllar gerisinden uzanıp ruhuma dokundular. Ben de silinemeyecek bir iz bıraktılar. Kendime dönüp, farklı bir pencereden, bana baktım. Geçmişi izlerken, geleceği düşündüm. Henüz yazılmamış bir kitabı… Gerçeklik ve iyilik konusunda öğrendiğimiz şeyler, tamamen tarihsel ve bize miras kalan da, parça parça ahlak bilimi üzerine kurulmuş. Tarih bize içindekinin ne kadarını sunuyor? En çok kuşku duyulması
gereken şeyler, tarih ve ahlak bilimi diye düşünüyorum. Acaba gerçekliğin ortasında bir delik mi var?..
“Gökler yoktu bir zamanlar,
Yeryüzü yoktu, yükseklik ve derinlik, isim yoktu.
Toprak altında Apzu vardı yalnız,
İlk yaratıcı olan tatlı su,
Bir de acı su Tiamat vardı.
Bir de döl yatağına dönen Mummu;
O zamanlar tanrılar yoktu daha.”
( Babil Şiiri)

DEMET GÜNGÖR

Sizin İçin Seçtiklerimiz

Yazar Hakkında: Sombahar

%d blogcu bunu beğendi: